3 Kasım 2010 Çarşamba

Hz.İsa as ,TESLİS


HZ . İSA (as) (TESLİS)
Bismillahirrahmanirrahim
Sizin dininiz size ,benim dinim banadır.
Kafirun sr ; süre 109
Ben Hz. İsa (a.s)’ın müvüvetine , kitabına, müjde verdiğine ve, Havarilerin kabul ettiğine inanıyor ve böyle müjdeyi inkar eden .
ve Hz. Muhammed (s.a.v)’in müvüvveti, kitabını inkâr eden ve herkes den ve her inançtan ve her akımdan kendimi beri görür ve uzak dururum .
Siz Niçin Hz. İsa (as) bundan Allah a sığınırız , «Allah, üçün üçüncüsüdür» Allahın oğlu olarak görüyor ve onu Rab lık makamına çıkarıyorsunuz?
Derlerki :Ölüleri dirilden , mucizeler yapan herkes Allah tır . ve ibadet edilmeye layıktır.
hz elyesa (as) “Elişa”
de ayni işleri yapıyordu; Su üzerinde yürüyor, ölüleri diriltiyor, körleri ve cüzzam hastasını iyileştiriyordu. Ama ümmeti onu ne Allah olarak gördü ne de ve ona ibadet etdi
Hz Hızkıl (as), (Hezekiel (Ezekiel)
Peygamber; ölüleri diriltiyordu Otuz beşbin kişiyi öldüklerinden atmış (60) yıl sonra diriltmişti.
Hz. İsa (as) ı Allah ın oğlu olarak gören sizler, bu durumda hz elyesa (as) ve Hz Hızkıl (as), da Allah ın oğlu olarak görmelisiniz !?.

Kuran Kerim i Koruyan Allah (cc)
Bismillahirrahmanirrahim
9. Kur'an'ı kesinlikle biz indirdik; elbette onu yine biz koruyacağız.
Açıklaması:
Bu âyet açıkça göstermektedir ki, Kur’an-ı Kerim Allah’ın koruması altındadır ve kaybolmaksızın, en ufak bir tahrife uğramaksızın kıyamete kadar aslını muhafaza edecektir.
Hicr sr,ayet 9
Bismillahirrahmanirrahim
27. Rabbinin Kitabı'ndan sana vahyedileni oku. Onun kelimelerini değiştirebilecek yoktur. O'ndan başka bir sığınak da bulamazsın
Kehf sr ayet 27


Kur an Kerim kıssalarından bahsederken İsrailiyat konusunu da işlemek, haddizatında bir zorunluluktur. Çünkü tefsir kitaplarında nakledilen İsrailiyat ın hemen hemen tamamı kıssalarla ilgili bölümlerde geçmektedir.

Ahmed olacak bir peygamberi de müjdeleyici olarak geldim.
Bismillahirrahmanirrahim
6. Hatırla ki, Meryem oğlu İsa: Ey İsrailoğulları! Ben size Allah'ın elçisiyim, benden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir peygamberi de müjdeleyici olarak geldim, demişti. Fakat o, kendilerine açık deliller getirince: Bu apaçık bir büyüdür, dediler.
Saff sr , ayet 6
Bu ayet-i celilede Hz. İsa'nın, kendinden sonra "Ahmed" adında bir peygamberin geleceğini müjdelediği bildirilmektedir.
Bugün elimizde, Hz. İsa'ya indirilen İncil'in orjinal nüshası bulunmayıp, ondan çok sonraki tarihlerde kaleme alınmış muharref nüshalar bulunduğundan Hz. İsa tarafından verilen bu müjdenin aslını bugünkü İncillerde aynen bulmak mümkün olmamaktadır.
Ancak Yunanca'dan Türkçe'ye çevrilen Yuhanna İncili'nin 14. babı'nın 26 ayeti şöyledir:
"Baba'dan size göndereceğim "Tesellici", "Babadan çıkan hakikat Ruhu geldiği zaman benim için o şehadet edecektir."
Burada geçen "Tesellici" kelimesi, İncilin Yunancasında "Faraklit" dir. İncil'in eski Arapça tercemelerinde bu kelime "Hammad" veya "Hamid" olarak terceme edilmiştir. Nitekim bir kısım Hıristiyan bilginleri de bu kelimeyi "Hammad, yani çok hamd eden kimse olarak açıklamışlardır ki aşağı yukarı "Ahmed" anlamındadır.
İncil'deki "Faraklit" kelimesini "Tesellici" diye terceme etmiş de olsalar, Hz. İsa ile Hz. Muhammed (s.a.v.)arasında bilinen bir peygamber bulunmadığına ve günümüze kadar da zuhür etmediğine göre, Hz. İsa'nın gönderileceğini bildirdiği "Tesellici" veya "Faraklit" Resülüllah (s.a.v.) den başka kim olabilir? (Bkz. Tecrid Tercemesi, 9/291-293, Hadis No: 1439 ve izahı.)
Yahudi ve Hıristiyan kaynaklarında her iki hususu teyid edici bilgi ve haberler bulunmaktadır. Eski Ahit’te “kurtarıcı”, “Melik” (Mezmurlar, 149, 1-9), “Mesih” (Mezmurlar, 145, 1-17), “İnsanoğlu” (Mezmurlar, 2, 1-2), “Menahem” (İşaya, 66, 13-14) gibi tabirlerle ifade edilmiştir. Mesih’in geleceği gün “Rabbin günü”dür (Tesniye, 18:19). Tevrat’ta şu ifade yer almaktadır: “O, iki binici gördü. Biri eşek üzerinde diğeri deve üzerindeki biniciydi. O dikkatle dinledi” (İşaya, 7.) Eşek üzerindeki binici Hz. İsa (a.s.)’yı, deve üzerindeki binici Hz. Muhammed (s.a.s.)’i haber vermektedir

Arap Kavmi den Seçildi Hz Muhammed s a v Son Peygamber
Bismillahirrahmanirrahim
83. Vaktiyle biz, İsrailoğullarından: Yalnızca Allah'a kulluk edeceksiniz, ana-babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz diye söz almış ve «İnsanlara güzel söz söyleyin, namazı kılın, zekâtı verin» diye de emretmiştik. Sonunda azınız müstesna, yüz çevirerek dönüp gittiniz.
İsrailoğullarının yaptığı işler ve davranışlar hakkındaki bu bilgiler, Kur’an’ın geldiği devirde yaşayan yahudilerin Tevrat’ı tahrif edip gerçekleri gizlemelerinden dolayı verilmiştir. Çünkü Hz. Muhammed gönderildiği zaman Arabistan’da özellikle Medine (Yesrib) ve civarında oldukça kalabalık bir yahudi topluluğu yaşamakta idi. Âhir zaman peygamberi gönderilmeden önce bir peygamber geleceğini etrafa yayan yahudiler, peygamberimiz gelince ağız değiştirdiler. Zira onlar gelecek peygamberi yahudilerden bekliyorlardı. Araplardan gelince onu kıskandılar. Kur’an’da yahudiler hakkında daha çok bilgi verilmesinin sebebi budur. Âhir zaman peygamberi, sonunda hıyanetleri yüzünden onlarla savaşmak ve onları yurtlarından sürmek zorunda kalmıştır. Yahudiler hâla müslümanlara olan düşmanlıklarını devam ettirmektedirler.
Bakara sr ayet 83

Hz Hızkıl Aleyhisselam, (Hezekiel (Ezekiel)
Bismillahhirrahmanirrahim
243. Binlerce oldukları halde, ölüm korkusundan dolayı yurtlarından çıkıp gidenleri görmedin mi? Allah onlara «Ölün!» dedi (öldüler). Sonra onları diriltti. Şüphesiz Allah insanlara karşı lütufkârdır. Lâkin insanların çoğu şükretmez.
Bakara sr ayet 243
Açıklaması:
Hz. Musa ve Harun a.s.'ın vefatından sonra, İsrailoğulları'na gönderilen üçüncü peygamberdir. Kendisinden önce iki peygamber daha vazife yapmıştır.
Hızkıl a.s.'ın kavmi Allah'a itaat eden bir kavim olmasına rağmen, başlarına gelen bela ve musibetlere katlanamayan bir kavimdir. Onların bu hali Bakara Suresi'nin 243. ayetinde şöyle anlatılır:
"Binlerce oldukları halde, ölüm korkusundan dolayı yurtlarından çıkıp gidenleri görmedin mi? Allah onlara 'Ölün!' dedi (öldüler). Sonra onları diriltti. Şüphesiz Allah insanlara karşı lütufkârdır. Lakin insanların çoğu şükretmez."
Hızkıl a.s.'ın kavminin Kur'an-Kerim'de de ifade buyurulan yurtlarını terk etme hadisesi söyle anlatılır:
O sene Hızkıl a.s.'ın peygamberlik vazifesini yaptığı kasabalardan birinde veba salgını baş göstermiş, ahali yurtlarını terk ederek başka yerlere yerleşmişti. Kasabada kalanların çoğu hastalıktan ölmüş, terk edenler ise kurtulmuşlardı. Veba salgını bitip yurtlarını terk edenler geri döndüklerinde, gitmeyip de hayatta kalanlar dediler ki:
- Sizler burayı terk ettiğiniz için sağ kaldınız. Bizim ise birçok yakınımız öldü. Biz de sizin gibi yapsaydık hiçbirimiz ölmez, hepimiz sağ kalırdık.
Ertesi yıl tekrar aynı hastalık baş gösterdi. Bu sefer kasaba halkının tamamı beldelerini terk ettiler. Geri dönmek istediklerinde ise, Allah onlara bir melek göndererek hepsini öldürdü.
Kavminin topluca öldüğünü gören Hızkıl a.s. ağlamaya başladı ve Allah'a yakararak dedi ki:
- Ey Rabbim! Ben sana ibadet eden bir kavmin içinde bulunuyordum. Şimdi ise tek başıma kaldım.
Bunun üzerine Cenab-ı Allah buyurdu:
- Ey Hızkıl! Onları tekrar diriltmemi ister misin?
Hızkıl a.s. "evet, isterim" deyince Allah:
- Onların hayatlarını sana bağışladım, diyerek Hızkıl a.s.'ın kavmini diriltmişti.
Bu hadiseden sonra, kavmi bir müddet daha Hızkıl a.s. ile beraber yaşadı
Bismillahirrahmanirrahim
259:Yahut görmedin mi o kimseyi ki evlerinin duvarları çatıların üzerine çökmüştü (alt üst olmuş) bir kasabaya uğradı <<Ölümünde sonra Allah bunları nasıl diriltir acaba !>>
dedi bunun üzerine Allah onu öldürüp yüz sene bıraktı; sonra tekrar diriltti .Ne kadar kaldım? Dedi <> Allah ona Hayır , yüz sen kaldın .Yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamıştır .Eşeğine de bak.Seni insanlara bir ibret kılayım diye (yüz sene ölü tuttuk,sonra tekrar dirilttik).Şimdi sen kemiklere bak , onları nasıl düzenliyor, sonra ona nasıl et giydiriyoruz , dedi .Durum kendisince anlaşılınca :Şimdi iyice biliyorum ki , Allah her şeye kadirdir,dedi.
Açıklaması:
yıkık kasabaya uğrayan Uzeyir (as) dır. Uzeyir azığını, eşeğine binmiş giderken evleri yıkılmış harabe haline gelmiş , orada oturanlardan kimse kalmamış bir kasaba veya köy yıkıntılarının yanına gelir, orada konaklar .Etrafına bakar bu şekilde ölenlerin nasıl dirileceğini düşünür.O anda uykusu gelir yatar .Allah onu öldürür, yüz sene sonra diriltir. Yiyecekleri hiç bozulmamış ,ancak eşeği çürümüş sadece kemikleri kalmıştır, yıkık kasaba da imar edilmiştir. Uyandığı ilk anda , bir gün kadar veya daha az bir zaman uyuduğunu zanneder. Yiyeceklerine bakınca gercekten böyle olduğunu sanır. Eşeğine bakınca durumu anlar .Allah Uzeyir in gözü önünde eşeğini diriltir. Böylece Allah’ın kudret ve azametini çıplak gözle müşahede eder.
Bakara sr ,ayet 259.

Hz elyesa aleyhisselam “Elişa” diye anılırdı.
İsrailoğulları'na gönderilen peygamberlerden biri.
Bismillahirrahmanirrahim
86. İsmail, Elyesa', Yunus ve Lût'u da (hidayete erdirdik). Hepsini âlemlere üstün kıldık.
Enam sr,ayet 86
Ahd-i Atik'te de Elişa şeklinde zikredilmektedir (Ahd-i-Atik, l. Krallar, XIX, 16, 17, 19).
İslam kaynakları ondan Elyesa b. Uhtüb ismiyle bahsederler.
Elyesa' (a.s.), küçüklüğünde kötürüm bir vaziyetteydi. O sırada İsrailoğullarının peygamberi olan Hz. İlyas, bir gün yahudilerin azgınlığından kaçarak dul bir kadın olan Elyesa'ın annesinin evine sığınmış, kendisini koruyan bu kadının kötürüm oğluna yaptığı dua kabul olunarak Elyesa' sıhhatine kavuşmuştu. Bunun üzerine Elyesa', Hz. İlyas'a iman edip ona tabı oldu, hizmetinde bulundu, her gittiği yere onunla birlikte gitti.
Hz. İlyas'tan sonra İsrailoğullarının ıslahı ile meşgul olan, onlara va'z ve nasihatlerde bulunan Elyesa' (a.s.) Cenab-ı Hak tarafından peygamberlikle görevlendirildi. Hz. Elyesa', hak dini tebliğ görevini var gücüyle yerine getirmeye çalışmasına rağmen İsrailoğulları günden güne azıtıyorlardı.
Tevhîd düşüncesini yerleştirdikten sonra ruhunun alınmasını niyaz eden Elyesa' (a.s.)'ın bu duası kabul olundu ve o, yerine halef olarak Zü'l-Kifl (a.s.)'ı bırakarak vefat etti

Musa aleyhisselamın dinini İsrailoğullarına yaydı.
İsrailoğullarına gönderilen peygamberlerden. İlyas aleyhisselamdan sonra gönderilmiştir. Her ikisi de Müsa aleyhisselamın dinini yaymakla vazifelendirilmiş nebi idiler. İlyas aleyhisselam, İsrailoğullarını Allahü tealaya imana ve ibadete çağırdı. Onu dinlemediler, hatta memleketlerinden kovdular. Ba'l adındaki puta tapmaya ısrarla devam ettiler. Bu isyanları ve azgınlıkları sebebiyle, Allahü teala onlar üzerine bela ve musibet gönderdi. Çeşitli sıkıntılarla cezalandırıldılar. Memleketlerinden bereket kaldırıldı. Yağmur yağmaz oldu, kıtlık başgösterdi ve mahsül alamadılar. Yiyecek bulamaz oldular. Açlıktan leş yemeye başladılar. Sonunda İlyas aleyhisselamı bulup, nasihatını dinlediler. İman ettikleri için, üzerlerinde belalar ve musibetler kaldırıldı. Bir müddet sonra, tekrar dinden dönüp puta tapmaya ve çeşitli günahları işlemeye başladılar. Küfürde ısrar edip, iman etmeye bir türlü yanaşmadılar. İlyas aleyhisselam, Allahü tealanın izniyle Ba'ıbek'te yaşayan bu kabile arasından ayrılıp gitti. Başka beldelerde yaşayanları, Allahü tealaya iman ve ibadet etmeye davet etti. Bu davetleri sırasında uğradığı bir belde halkı tarafından çok sevilip, orada kalması istendi. Bunun üzerine bir müddet kaldı. Bu sırada ihtiyar bir kadının evinde misafir olmuştu. bu kadın Elyesa aleyhisselamın annesiydi. Elyesa aleyhisselam, o sırada genç olup hastaydı. Annesi, İlyas aleyhisselamdan, oğlunun sıhhate kavuşması için dua istedi. İlyas aleyhisselam da dua etti. Elyesa aleyhisselam hastalıktan kurtulup sıhhate kavuştu. Bundan sonra İlyas aleyhisselamın yanından hiç ayrılmadı. Ondan Tevrat-ı şerifi öğrendi. İlyas aleyhisselamdan sonra Elyesa aleyhisselam, Allahü teala tarafından peygamber olarak görevlendirildi.
Elyesa aleyhisselam, İsrailoğullarının ıslahı için uğraştı, tebliğ vazifesi yaptı. Azgınlık ve taşkınlıklarını günden güne arttıran bu kavim, Allahü tealanın kendilerine gönderdiği kitabın gösterdiği yoldan ayrıldı. Kabileler, devletin başına geçmek yarışına girdi. Aralarındaki ayrılık ve başka memleket meseleleri yüzünden birbirilerine düştüler. İsrailoğulları arasındaki fitnenin kavga ve çekişmelerin sonu gelmez oldu. Nihayet Allahü teala üzerlerine Asür devletini musallat kıldı. Esir olup zelil ve perişan bir hayat sürmeye başladılar. Bu hadiselerin vukü bulduğu sıralarda, Yünus aleyhisselam, Asürluların başşehrş olan Ninova'da dünyaya gelmişti
Elyesa aleyhisselamdan Kur'an-ı kerimde bahsedilmiş olup mealen;
Bismillahirrahmanirrahim
İsmail, Elyesa', Yunus ve Lüt'u da (hidayete erdirdik). Hepsini âlemlere üstün kıldık.
(En’am süresi:86) buyrulmaktadır.
MÜCİZELERİ:
1-Eriha şehri ahalisinin içme suları acılaşmıştı. Bu durumu Elyesa aleyhisselama bildirip, kendilerine yardımcı olmasını istemişlerdi. Bunun üzerine. Elyesa aleyhisselam acılaşan suyun içine bir parça tuz atıp, ''Tatlı ol!'' deyince, Allahü tealanın izniyle su tatlı ve lezzetli olmuştur.
2-Borçlu ve dul bir kadın, Elyesa aleyhisselama gelip, fakirliğinden şikayetçi olmuştu. ''Evinde neyin var?'' deyince, kadın; ''Bir kaşık kadar yağım var.'' dedi. Elyesa aleyhisselam, kadına; ''Git, o yağı bir kab içine koy.'' buyurdu. Kadında gidip yağı bir kabın içine koydu. Elyesa aleyhisselamın mücizesiyle o yağ o kadar arttı ki, pekçok kap yağ ile doldu. Fakir kadın bundan borçlarını ödediği gibi, zengin de oldu.
3:Su üzerinde yürüyor, ölüleri diriltiyor, körleri ve cüzzam lıları iyileştiriyordu.
<2. KRALLAR : 2.Kr.2: 14 İlyas'ın üzerinden düşen cüppeyi sulara vurarak, "İlyas'ın Tanrısı RAB nerede?" diye seslendi. Cüppeyi sulara vurunca ırmak ikiye ayrıldı, Elişa karşı yakaya geçti.
2. KRALLAR : 2.Kr.8: 5 İşte Gehazi tam Elişa'nın ölüyü nasıl dirilttiğini krala anlatırken, oğlu diriltilen kadın eviyle tarlasını geri almak için kraldan yardım istemeye geldi. Gehazi krala, "Efendim kral, sözünü ettiğim kadın budur. Yanındaki oğlu da Elişa'nın dirilttiği çocuktur" dedi.
( Eski Ahit teki Suyu yarıp geçen , Ölüyü dirilten . )>>
Kelimeleri yerlerinden kaydırıp değiştirirler.
Bismillahirrahmanirrahim
41. Ey Resûl! Kalpleri iman etmediği halde ağızlarıyle «inandık» diyen kimselerden ve yahudilerden küfür içinde koşuşanlar(ın hali) seni üzmesin. Onlar durmadan yalana kulak verirler, ve sana gelmeyen (bazı) kimselere kulak verirler; kelimeleri yerlerinden kaydırıp değiştirirler. «Eğer size şu verilirse hemen alın, o verilmezse sakının!» derler. Allah bir kimseyi şaşkınlığa (fitneye) düşürmek isterse, sen Allah'a karşı, onun lehine hiçbir şey yapamazsın. Onlar, Allah'ın kalplerini temizlemek istemediği kimselerdir. Onlar için dünyada rezillik vardır ve ahirette onlara mahsus büyük bir azap vardır.
Maide sr ,ayet 41

Bismillahirrahmanirrahim
27. Rabbinin Kitabı'ndan sana vahyedileni oku. Onun kelimelerini değiştirebilecek yoktur. O'ndan başka bir sığınak da bulamazsın
Kehf sr ayet 27

Bismillahirrahmanirrahim
9. Kur'an'ı kesinlikle biz indirdik; elbette onu yine biz koruyacağız.
Açıklaması:
Bu âyet açıkça göstermektedir ki, Kur’an-ı Kerim Allah’ın koruması altındadır ve kaybolmaksızın, en ufak bir tahrife uğramaksızın kıyamete kadar aslını muhafaza edecektir.
Hicr sr,ayet 9

İsrailoğulları, Elyesa aleyhisselama bazan uyup, bildirdiği emirleri yerine getirdiler. Bazan da muhalefet ettiler. Elyesa aleyhisselam vefatına yakın Zülkifl aleyhisselamı yanına çağırıp, kendinden sonra onu yerine halife tayin etti.

Ellerinin yazarlığından ötürü vay haline onların
Bismillahirrahmanirrahim
Vay haline o kimselerin ki, Kitabı elleriyle yazıp, az bir paraya satmak için, "Bu, Allah'ın katındandır. " derler. Ellerinin yazarlığından ötürü vay haline onların! Kazandıklarından ötürü vay haline onların!»
Bakarasr ayet 79

Mesih Mehdi , Baba-Oğul Açıklaması
TEK BİR ALLAH TIR.
bir defa hemen belirtelim, çoğu incil versiyonlarında da görüldüğü gibi, ilk Hıristiyanlar, İsa (as) döneminde yaşayanlar, hiç bir zaman, haşa, Hz.isa aleyhisselam'a Allah'ın oğlu dememişlerdi!... böyle bir kavram o dönemde yoktu. hazret-i isa'nın, haşa, "ben Alah'ın oğluyum," diye bir iddiası da hiç olmamıştı. olması da düşünülemez!.. havarilerin de yoktu!.. kur'an ayetleri buna delildir. bir kere daha ilgili ayetleri, yani Hz. İsa'(as)nın bir insan, bir kul, bir peygamber, ve sadece meryem'in oğlu olduğunu belirten ayetleri, peş peşe sıralanıyor.
Bismillahirrahmanirrahim
112. hani havarîler «ey meryem oğlu isa, rabbin bize gökten, donatılmış bir sofra indirebilir mi?» demişlerdi. o, «îman etmiş kimseler iseniz Allah'tan korkun» cevabını vermişti.
Maide sr ,ayet 112 .

İşte gerçek havarilerin Hz. isa aleyhisselam'a "meryem'in oğlu", yani "insanoğlu" diye hitap edişleri, ve onun aracılığıyla Allah'tan bir mucize talepleri!.. eğer onu, haşa, "Allah'ın oğlu" kabul etselerdi, ondan isterlerdi. halbuki "rabbin bize sofra indirebilir mi?" diyorlar... buradaki "rab" kelimesine dikkatinizi çekeriz, ilerde üzerinde duracağız.
Bismillahirrahmanirrahim
114: "meryem'in oğlu isa, 'ilahi!.. ey rabbimiz!.. bize gökten bir sofra indir ki, evvelimiz ve ahirimiz için bir bayram, ve tarafından bir ayet olsun.
bizi rızıklandır. sen rızık vericilerin en hayırlısısın!' dedi."
(Maide süresi, 114. ayet)

Gerçek havarilerin "sofra indirilmesi" talebi üzerine İsa aleyhisselam ( peygamberlere mahsus bir özelliktir ) mucize göstererek, Allah'a yalvararak ve bir delil, bir mucize olarak talep ediyor. buradaki rab kelimesine de dikkatini çekeriz.

Bismillahirrahmanirrahim
116:(onlar) 'Allah oğul edindi,' dediler. o, bundan pak ve münezzehtir. belki göklerde ve yerde ne varsa hepsi o'nundur. hepsi o'na gönülden boyun eğmişlerdir."
bakara süresi, 116. ayet)

Bismillahirrahmanirrahim
59:Muhakkak ki, Allah indinde isa'nın hali, adem'in hali gibidir. Allah onu topraktan yarattı, sonra ona 'ol,' dedi, o da oluverdi!"
(al-i imran süresi, 59. ayet)

Yüce Allah, "Allah oğul edindi," iftirasına iki yönden cevap vererek konuyu kapatmış. "Adem'i anasız babasız yarattım, üstelik yerde gökte ne varsa benim demiştir.

Bismillahirrahmanirrahim
30. Çocuk şöyle dedi: «Ben, Allah'ın kuluyum. O, bana Kitab'ı verdi ve beni peygamber yaptı.»
31. «Nerede olursam olayım, O beni mübarek kıldı; yaşadığım sürece bana namazı ve zekatı emretti.»
32. «Beni anneme saygılı kıldı; beni bedbaht bir zorba yapmadı.»
33. «Doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak kabirden kaldırılacağım gün esenlik banadır.»
34. İşte, hakkında şüphe ettikleri Meryem oğlu İsa -hak söz olarak- budur.
Müfessirler, bu ayete şu manayı da vermişlerdir: «İşte Meryem oğlu İsa, (onun hakkındaki bu beyan), hak sözdür ki, onlar bunda şüpheye düşerler.» Metindeki manaya göre İsa’nın hak söz olması, Allah’ın «kün=ol» emrinin eseri olmasındandır.
35. Allah'ın bir evlat edinmesi, olacak şey değildir! O, bundan münezzehtir. Bir işe hükmettiği zaman, ona sadece «Ol!» der ve hemen olur.
36. (İsa şunu da söyledi:) Muhakkak ki Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyle ise O'na kulluk ediniz. İşte doğru yol budur.
(Meryem süresi, 30-36 ayetler)

Bismillahirrahmanirrahim
51:(isa,) 'şüphe yok ki, allah benim de rabbim, sizin de rabbinizdir. öyle ise o'na ibadet edin. en doğru yol budur!' (diyecek.)"
(Al-i imran süresi, 51. ayet)


İznik konsulü’nün toplanana kadar İsa as oğul ve baba kutsal ruh demiyorlardı .
M. hamdi yazır da ilk dönem hıristiyanların baba-oğul ilişkisi kurmadıklarını belirterek bize şu bilgileri veriyor :
İskenderiye papazlarından olup, aryan mezhebinin kurucusu aryos ve taraftarları, tek bir Allah inancına sahiptiler. isa aleyhisselam'ın Allah'ın bir kelimesi olduğu, ve fakat Allah'ın dışında bir yaratık olduğu, bir ilah değil, yaratılmış kamil bir insan olduğu görüşüne sahiptiler. aryos istanbul'u kuran 1. konstantin zamanında yaşamıştı. (m.s. 300'ler) ..."

Hıristiyanlığın resmen ortaya çıkışından önce antakya patriği olan şemsatlı pols ve ona uyanlar dahi gerçek tevhid ehli, bir Allah'a inanan hıristiyanlar idiler...
1. konstantin'in oğlu 2.konstantin zamanında istanbul patriği olan makdonyos dahi, katıksız bir Allah görüşüne sahipti. 'isa yaratılmış bir kul, bir insandır. diğer peygamberler gibi bir peygamber ve Allah'ın bir elçisidir. isa, ruhulkudüs ve Allah'ın bir kelimesidir. ancak ruhulkudüs ve kelime mahlükturlar,' (diyorlardı.)"

Fakat 1. konstantin zamanında m.s.325 tarihinde, iznik'te toplanan ilk sinoi'de (hıristiyanlığın istişare toplantısı) 2048 piskopos, içlerinden (aryos hariç olmak üzere) 318 kişi seçilmiştir. bunlar, iskenderiye patriğinin başkanlığında aryos'un küfrüne, inkarına hükmedip, (oylamayla) teslisi tasdik edip ilk hıristiyanlık kanunlarını koymuşlardır."
(hak dini, kur'an dili, şüra yayınları, 3. cilt, sf. 127)

325 İznik konsulü'nün tesbit ettiği esaslar özet olarak şöyleydi :
İznik konsulü'nün ilan ettiği inanç esaslarında isa'nın "babasının cevherinden olduğu" kabul edildiği, ve başka hiç bir insana tanınmadığı bir gerçektir. o yüzden yalan söylemektedirler.
"Biz; her şeyin sahibi, görünen ve görünmeyenin yaratıcısı olan bir ilah babaya, ve bir oğula, yani yaratılmamış babasının özünden, gerçek bir ilahtan gerçek bir ilaha, bizim kurtuluşumuz için gökten inmiş kutsal ruhtan maddeye bürünüp bakire meryem'den doğmuş ve pilatus zamanında çarmıha gerilmiş, ve defnedilmiş olan,
ve üçüncü gün kalkıp göğe çıkan, ve babasının sağında oturan, ölüler ile diriler arasında hüküm vermek için bir defa daha gelmeye hazırlanan isa mesih'e,
bir de kutsal ruha, babasından çıkacak olan gerçek ruha iman ederiz."
(hak dini, kur'an dili, şüra yayınları, cilt 2, 262-265, 278/ cilt 3, 130, 142)
işte burada zikredilen "oğul" da bir ilahtır, ve onun için kur'an şiddetle bu kavramı reddetmektedir....
devam edelim :
daha sonra büyük tedius zamanında 150 piskoposla istanbul'da toplanan ikinci konsül'de makdunyos ve taraftarları afaroz edilmiştir."
"m.s. 428'de, küçük teodosios zamanında, istanbul patriği nestoryos, 'Allah'ın bir olup, baba-oğul-ruhulkudüs'ün ne Allah'ın zatı üzerine ilave, ne de aynı olmadığını,' söylemiştir... bunun üzerine efes'te 200 piskoposla toplanan üçüncü konsül'de nesturiye mezhebi afaroz edilip yasaklanmıştır."
(hak dini, kur'an dili, şüra yayınları, 3. cilt, sf. 130)
bu bilgiler Hıristiyanlıkla ilgili başka kitaplarda da bulunmaktadır... neredeyse, peygamberimiz zamanına kadar süren itiraza rağmen, hıristiyan mezheplerinde "baba-oğul-ruhulkudüs" üçlü ilah inancı, bazen hazret-i meryem'in de dahil edilmesi ile yaygınlaşmıştir... kur'an bu yanlış inançları şiddetle reddeder :

Bismillahirrahmanirrahim
151, 152. Dikkat edin, kesinlikle yalan uydurup söylüyorlar; «Allah doğurdu» diyorlar. Onlar şüphesiz yalancıdırlar.
Saffat süresi, 151-152. ayetler)

Bismillahirrahmanirrahim
91. Allah evlat edinmemiştir; O'nunla beraber hiçbir tanrı da yoktur. Aksi takdirde her tanrı kendi yarattığını sevk ve idare eder ve mutlaka onlardan biri diğerine galebe çalardı. Allah, onların (müşriklerin) yakıştırdıkları şeylerden münezzehtir.
Açıklaması:
Görüldüğü gibi bu ayet ile, birden fazla tanrı inancının, kainatın varoluşu ve işleyişindeki nizam ile ters düştüğü ortaya konmuştur. Buna göre kainatın varlık ve nizamındaki mükemmellik, Allah’ın varlık ve birliğinin bir ifadesi ve delilidir.

Müminün süresi, 91. ayet)
burada da "Allah" kelimesine dikkatinizi çekiyoruz. rab dememiş, Allah demiş...

Bismillahirrahmanirrahim
81. De ki: Eğer Rahman'ın bir çocuğu olsaydı, elbette ben (ona) kulluk edenlerin ilki olurdum!
82. Göklerin ve yerin Rabbi, Arş'ın da Rabbi olan Allah onların vasıflandırmalarından yücedir, münezzehtir.
Zuhruf süresi, 81-82. ayetler)
ama burada Allah denmemiş, "rahman" denmiş, çok önemli... hemen arkasından gene "rab" kelimesi kullanılmış. dikkatinizi çekiyoruz.
Bismillahirrahmanirrahim
30. Yahudiler, Uzeyr Allah'ın oğludur, dediler. Hıristiyanlar da, Mesîh (İsa) Allah'ın oğludur dediler. Bu onların ağızlarıyla geveledikleri sözlerdir. (Sözlerini) daha önce kafir olmuş kimselerin sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin! Nasıl da (haktan batıla) döndürülüyorlar!
Tevbe süresi 30. ayet

Bismillahirrahmanirrahim
18. Yahudiler ve hıristiyanlar «Biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz» dediler. De ki: Öyleyse günahlarınızdan dolayı size niçin azap ediyor? Doğrusu siz de O'nun yarattığı insanlardansınız. O, dilediğini bağışlar ve dilediğine azap eder. Göklerde, yerde ve ikisinin arasında ne varsa mülkiyeti Allah'a aittir. Sonunda dönüş de ancak O'nadır.
Maide süresi, 18. ayet

Bismillahirrahmanirrahim
88. «Rahman çocuk edindi» dediler.
89. Hakikaten siz, pek çirkin bir şey ortaya attınız.
90. Bundan dolayı, neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak, dağlar yıkılıp düşecektir!
91. Rahman'a çocuk isnadında bulunmaları yüzünden.
92. Halbuki çocuk edinmek Rahman'ın şanına yakışmaz.
93. Göklerde ve yerde olan herkes istisnasız, kul olarak Rahman'a gelecektir.
Meryem süresi, 88-93. ayetler

‘’gene burada sadece "Allah oğul edindi, dediler," dememiş, "rahman olan Allah" demiş, ve "hepiniz rahman olan Allah'a kul olarak geleceksiniz," diye tekrarlamış... dikkatinizi çekiyoruz.

Bismillahirrahmanirrahim
17. «Şüphesiz Allah, Meryem oğlu Mesîh'dir» diyenler andolsun ki kafir olmuşlardır. De ki: Öyleyse Allah, Meryem oğlu Mesîh'i, anasını ve yeryüzündekilerin hepsini imha etmek isterse Allah'a kim bir şey yapabilecektir (O'na kim bir şeyle engel olabilecektir)! Göklerde, yerde ve ikisi arasında ne varsa hepsinin mülkiyeti Allah'a aittir. O dilediğini yaratır ve Allah her şeye tam manasıyle kadirdir.
Maide süresi, 17. ayet)
Ayet, mesih'e "Allah," diyenleri, onu Allah'la aynı kefeye koyanların muhakkak ve muhakkak kafir olduklarını belirtiyor!..

Bismillahirrahmanirrahim
72. Andolsun ki «Allah, kesinlikle Meryem oğlu Mesîh'tir» diyenler kafir olmuşlardır. Halbuki Mesîh «Ey İsrailoğulları! Rabbim ve Rabbiniz olan Allah'a kulluk ediniz. Biliniz ki kim Allah'a ortak koşarsa muhakkak Allah ona cenneti haram kılar; artık onun yeri ateştir ve zalimler için yardımcılar yoktur» demişti.
73. Andolsun «Allah, üçün üçüncüsüdür» diyenler de kafir olmuşlardır. Halbuki bir tek Allah'dan başka hiçbir tanrı yoktur. Eğer diye geldiklerinden vazgeçmezlerse, içlerinden kafir olanlara acı bir azap isabet edecektir.
Maide süresi, 72-73. ayetler)
Bismillahirrahmanirrahim
171. Ey ehl-i kitap! Dininizde aşırı gitmeyin ve Allah hakkında, gerçekten başkasını söylemeyin. Meryem oğlu İsa Mesîh, ancak Allah'ın resûlüdür, (o) Allah'ın, Meryem'e ulaştırdığı «kün: Ol» kelimesi(nin eseri)dir, O'ndan bir ruhtur. (O'nun tarafından gönderilmiş, yahut teyit edilmiş, yahut da Cebrail tarafından üfürülmüş bir ruhtur). Şu halde Allah'a ve peygamberlerine iman edin. «(Tanrı) üçtür» demeyin, sizin için hayırlı olmak üzere bundan vazgeçin. Allah ancak bir tek Allah'tır. O, çocuğu olmaktan münezzehtir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. Vekil olarak Allah yeter.
Açıklama:
Hıristiyanlar bir türlü Allah’ın birliği (tevhid) inancına gelememiş, Allah ile peygamberini birbirinden ayıramamışlardır. Hz. Musa ve Hz. İsa, ehl-i kitaba tevhid inancını getirdiği halde, sonradan sapan bu toplumlar Hatemü’l-enbiya’nın sağlam ve aydınlatıcı açıklamalarına rağmen, çoğu itibariyle, gerçeği kabul etmemişlerdir. Hıristiyanlar: «Allah, baba, oğul ve rûhu’l-kudüs’ten ibaret olmak üzere üçtür», yahut «Allah üç unsurdan meydana gelmiştir, bunların üçü de birbirinin aynıdır, her biri tam ilahtır ve üçü birden bir tek tanrıdır» diyerek çelişkiye düşerler. 171-172. ayetler onları, gerçek Allah inancı üzerinde aydınlatmak üzere gelmiştir. Ayette Hz. İsa için «Allah’tan bir ruh» ve «Allah’ın kelimesi» denilmiştir. Al-i İmran sûresinin 45-47. ayetlerinde ikinci vasıf açıklanmış, bundan maksadın, Allah’ın «Ol» demesinden ibaret bulunduğu bildirilmiş, Hz. İsa’nın mûcizevi bir şekilde yaratıldığı beyan edilmiştir. Meryem sûresinin 17. ayetinden itibaren de birinci vasıf açıklanmış, «Rûh»un, Cebrail olduğuna işaret edilmiştir.
Nisa sr ayet 171

Yüce Allah bu baba,oğul meselesine gördüğünüz gibi pek çok ayet ayırmış!.. bu kısımda küfrün çeşitlerini saymış. aslında onlar haşa, "mesih Allah'tır," diyorlar ama yüce Allah bunun tekrarını bile küfür görüp "meryem oğlu mesih" diye orada bile gerçeği hatırlatmış. "meryem oğlu mesih Allah'tır," diyenler külliyen kafir!.. "Allah üçün üçüncüsüdür," yani üçten biridir, diğerleri de Allah'tan sayılır," diyenler de külliyen kafir!.. hemen aşağıda geliyor: Allah'ı arka plana atıp, " Hz.İsa(as) 'mı ve annesi Meryem'i ilah edinenler" de külliyen kafir!.. Allah'ı üstün görseler dahi, isa'yı, meryem'i, ruhulküdüs'ü ilah edinenler de kafir!.. çünkü ayet "başka ilah yok!" diyor!...

Bismillahirrahamnirrahim
172. Ne Mesîh ve ne de Allah'a yakın melekler, Allah'ın kulu olmaktan geri dururlar. O'na kulluktan geri durup büyüklenen kimselerin hepsini (Allah) yakında huzuruna toplayacaktır.
Nisa sri, ayet 172.

Hz. İsa ( as) kul değil," diye iddia eden Hıristiyanlar önce kendi incillerini bilmiyor!.. daha önce verdik. incil versiyonlarında dahi Hz.isa'(as) nın kul olduğu geçiyor!.. ama burada daha önemli bir hususu temas edilmiş.
Bismillahirrahmanirrahim
50. Meryem oğlunu ve annesini de (kudretimize) bir alamet kıldık; onları, yerleşmeye elverişli, suyu bulunan bir tepeye yerleştirdik.
müminün sri, ayet 50.

Evet, isa'nın ve meryem'in olağanüstü durumları onların kudretlerine değil, yüce Allah'ın kudretine delildir. işte Hıristiyanların hataları odur ki, bu kudreti Hz. isa'(as) a yormuşlar, aracıları da, yani ruhulküdüs ve meryem'i de ilah edinmişlerdir.
Bismillahirrahmanirrahim
110. Allah o zaman şöyle diyecek: «Ey Meryem oğlu İsa! Sana ve annene (verdiğim) nimetimi hatırla! Hani seni mukaddes ruh (Cebrail) ile desteklemiştim; (bu sayede) sen beşikte iken de yetişkin çağında da insanlarla konuşuyordun. Sana kitabı (okuyup yazmayı), hikmeti, Tevrat ve İncil'i öğretmiştim. Benim iznimle çamurdan, kuş şeklinde bir şey yapıyordun da ona üflüyordun, hemen benim iznimle o bir kuş oluyordu. Yine benim iznimle anadan doğma körü ve alacalıyı iyileştiriyordun. Ölüleri benim iznimle (hayata) çıkarıyordun. Hani İsrailoğullarını (seni öldürmekten) engellemiştim; kendilerine apaçık deliller (mucizeler) getirdiğin zaman içlerinden inkar edenler, «Bu, apaçık bir sihirden başka bir şey değildir» demişlerdi.
Açıklama:
Bu ayette ve bundan sonraki ayetlerde zikredilen olağanüstü hadiseler mucizedir. Mucizeler, insanların gücünü aşan, onların yapmaları -tabiat kanunlarına göre- mümkün olmayan şeylerdir. Ancak tabiat kanunlarının da yaratıcısı ve düzenleyicisi olan Allah, kullarının kolayca iman etmelerini, hidayete kavuşmalarını temin maksadıyle peygamberine mucizeler lütfeylemiştir; bunlar yalnızca Allah’ın izin ve kudretiyle, bildiğimiz sebepler zinciri dışında vücuda gelmektedir.
111. Hani havarîlere, «Bana ve peygamberime iman edin» diye ilham etmiştim. Onlar (da), «İman ettik, bizim Allah'a teslim olmuş kimseler (müslümanlar) olduğumuza sen de şahit ol» demişlerdi.
112. Hani havarîler «Ey Meryem oğlu İsa, Rabbin bize gökten, donatılmış bir sofra indirebilir mi?» demişlerdi. O, «Îman etmiş kimseler iseniz Allah'tan korkun» cevabını vermişti.
113. Onlar «Ondan yiyelim, kalplerimiz mutmain olsun, bize doğru söylediğini (kesin olarak) bilelim ve ona gözleriyle görmüş şahitler olalım istiyoruz» demişlerdi.
114. Meryem oğlu İsa şöyle dedi: Ey Rabbimiz! Bize gökten bir sofra indir ki, bizim için, geçmiş ve geleceklerimiz için bayram ve senden bir ayet (mucize) olsun. Bizi rızıklandır; zaten sen, rızık verenlerin en hayırlısısın.
115. Allah da şöyle buyurdu: Ben onu size şüphesiz indireceğim; ama bundan sonra içinizden kim inkar ederse, kainatta hiç bir kimseye etmediğim azabı ona edeceğim!
Maide sr, ayet 110,115. ayetler)

yüce allah kıyametteki hesap günü sahnesini, sanki geçmişte olmuş gibi bütün teferruatıyla vermiş. isa aleyhisselam'a sorulacak soruyu, onun vereceği cevabı açıklamış... işte bu ayetlere dayanarak diyoruz ki, ne hazret-i isa, ne gerçek havariler, hatta ne de ashab-ı kehf gibi hakiki müslüman olmuş, o dönemin hıristiyanlarının çoğu mesih'e "allah'ın oğlu" iftirasını atmamışlardır!.. onu bir insan, bir kul, bir peygamber olarak görmüşlerdir. hem de ahmed-i muhammed-ül emin (s.a.v) efendimizi müjdeleyen bir peygamber!..
Bismillahirrahmanirrahim
6. Hatırla ki, Meryem oğlu İsa: Ey İsrailoğulları! Ben size Allah'ın elçisiyim, benden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir peygamberi de müjdeleyici olarak geldim, demişti. Fakat o, kendilerine açık deliller getirince: Bu apaçık bir büyüdür, dediler.
Saff sr ayet 6
Bismillahirrahmanirrahim
116. Allah: Ey Meryem oğlu İsa! İnsanlara, «Beni ve anamı, Allah'tan başka iki tanrı bilin» diye sen mi dedin, buyurduğu zaman o, «Hâşâ! Seni tenzih ederim; hakkım olmayan şeyi söylemek bana yakışmaz. Hem ben söyleseydim sen onu şüphesiz bilirdin. Sen benim içimdekini bilirsin, halbuki ben senin zâtında olanı bilmem. Gizlilikleri eksiksiz bilen yalnızca sensin.
117. Ben onlara, ancak bana emrettiğini söyledim: Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin, dedim. İçlerinde bulunduğum müddetçe onlar üzerine kontrolcü idim. Beni vefat ettirince artık onlar üzerine gözetleyici yalnız sen oldun. Sen her şeyi hakkıyle görensin.
Maide sr ,ayet 116,117

Yahudiler'in Hz.üzeyr (as)'e "Allah'ın oğlu" demelerinin etkisi oldu
bu konudaki incil bölümlerini de paraklateus sayfamızda uzun uzun anlatmıştık.

biz yine m.h. yazır'dan yararlanarak diyoruz ki, hıristiyanlar isa aleyhisselam'a bazen, haşa, "Allah", bazen, haşa, "Allah'ın oğlu", bazen de, haşa "üçün biri" demektedirler. üçü de küfür sayılır!.. daha kesin söylemek gerekirse, "Allah, Meryem oğlu Mesihtir," diyenler, "Allah üçün üçüncüsüdür,' diyenler, ve İsa'yı ile anasını ilah edinenlerin muhakkak kafir olduğu belirtilmiş!.. "böyle demeyin," diye tekrar tekrar ihtar edilmiş!..

Aslında çok yüce olan Allah, kur'an tabirleriyle rauf (çok esirgeyen), rahman (bütün kullarına merhametli) ve rahim'dir (Ahirette müminlere merhametlidir)...

İncil'de sık geçen "rab" kelimesi, hazret-i İsa (as) için kullanıldığında "muallim, mürşit, yol gösteren" manasına olduğu gibi; Allah için kullanıldığında halik-i rahman-ür rahîm (dünyada bütün kullarına, ahırette ise müminlere merhametli olan yaratıcı) anlamına gelir!.. yahudiler bu anlamda Allah'a "baba" derlerdi. eski ahit'te müteaddit yerde vardır. bir misal :

Eski ahit'te 16:
babamız sensin! ibrahim bizi bilmez,
ve israil bizi tanımazsa da, sen, ya rab,
babamızsın, ezelden beri kurtarıcımız
senin ismindir."
işaya , 63. bab , 16)

Halik-i rahman-ür rahim olan "rab" kelimesinin, "doğurtan baba" anlamına gelen "valid"den ayrı olduğu kesindir!.. ibranca'da "rauf, rahman ve rahim" manasına, Allah'a "baba" demenin caiz görüldüğünü, hazret-i isa'nın da vaaz ve dualarında bu tabiri kullandığını, bazı alimler zikretmektedir... hazret-i isa "babam" demiş ise, bununla "yaratıcım olan rahman ve rahim" demek istediğinden şüphe yoktur!.. ülkemizde devlet'e "baba" denir, ve hiç bir zaman "doğurtan baba" kastedilmez...Hz . isa aleyhisselam da asla "doğurtan baba" anlamındaki "valid"i kastetmemiştir!.. kendisine "oğul" denmesi gibi bir talebi olmadığını, gerçek havarilerinin de böyle bir anlam çıkartmadığını, hem kur'an ayetlerinden, hem de incil üzerinde yaptığımız çalışmada elde ettiğimiz ipuçlarından açıkça görüyoruz.

bu yüzden kendisine "Allah'ın oğlu" denmesinin hiç bir anlamı ve dayanağı yoktur!... aslı kaybolmuş ibranca veya aramca incil metinlerinde "oğul" tabirinin bulunmadığına, "baba" kelimesinin gerekçe ve latince anlamından kaynaklanarak sonraki incil versiyonlarına eklendiği. Bunda sapkın yahudiler'in Hz.üzeyr (as)'e "Allah'ın oğlu" demelerinin etkisi oldu.
Bulanabilen İncil versiyonlarının sayısı dört değil, onüç!.. bunların dokuz tanesi kutsal sayılmıyor, 325 yılında iznik konsülü tarafından oylanarak dışlanmış!..

Hazret-i isa (as) 'nın "sürçtü" dediği, kendisini üç defa inkar eden peter'in incili resmî dört incil versiyonuna çok benziyor... ve sadece isa'nın çarmıha gerilişi ile indirilişini anlatıyor. oldukça kısa, çünkü galiba gerisi bulunamamış... çeşitli yerlerinde "Allah'ın oğlu" tabiri geçiyor!.. ki, derhal ve şiddetle reddediyoruz. ama bu bizi şaşırtmıyor, çünkü peter, önce hıristiyanlar'a eziyet etmiş, sonra kendi iddiasına göre isa tarafından görevlendikilmiş hem yahudi, hem romalı, hem grek, aslı saul, sonrası paul diye bilinen pavlus'un peşine takılmış biri!.. onun görüşlerinden farklı bir şey yazmış olmasını zaten beklenemez.

filip'in incili enteresan... ve bizim zihnimizde bir şimşek çakmasına sebep oldu!.. filip, incil versiyonunda "baba" ve "oğul" tabirini kullanıyor, ama hiç bir yerde "Allah'ın oğlu" demiyor!.. peki, bu ne anlama gelir?.. bizce o dönemde yahudiler "rauf" anlamına gelmek üzere Allah'a "baba" diyorlardı. bu asla "valid" "doğurtan baba" anlamında değildi!.. Kur'an-ı Kerim'de bunu kınayan bir ifade olmadığını söylemiştik. sanıyoruz ki, babasız doğması sebebiyle İsa aleyhisselam'a "falancanın oğlu, filancanın oğlu" denemediği için sadece "oğul" diyorlardı!.. bu sonradan peter, pavlus gibileri yüzünden "Allah'ın oğlu" şekline dönüştürüldü. filip incili'nin bir yerinde "mesih nasıralı isa" ifadesini kullanıyor. İsa, hristos, mesih kelimelerini bir çok kere tekrarlıyarak açıklamaya çalışmasına rağmen, hiç bir yerde "Allah'ın oğlu mesih" demiyor!.. ama "insanoğlu" tabirini kullanıyor!

Filip'in incili'nde "Allah'ın boyasıyla boyanın," anlamına gelen bir bölüm de var, ki bu Kur'an ayetidir.
bununla da kalmıyor!.. filip incili gerçekten çok enteresan!.. şarap-ekmek meseline de açıklık getiriyor!.. hani hazret-i İsa'nın son yemekte ekmeği bölüp "bu benim etim," şarabı gösterip "bu benim kanım," dediği iddia ediliyor, ve bu olay bugüne komünyon diye bilinen ayin olarak yansımış ya, filip diyor ki,
" İsa, 'benim etimi yemeyen, kanımı içmeyen kişide hayat yoktur. (diri değildir, ölüdür.) orada 'etim' ile kastedilen vahiy, 'kanım' ile kastedilen ruhulkudüs'tür. kim bunları alırsa. hem beslenmiş, hem (giyinip) örtünmüş olur."

Biz sanıyoruz ki, hazret-i İsa, "benim etim de, canım da, kanım da Allah'ın Cebrail vasıtasıyla indirdiği vahiydir. benden bundan başka bir şey alamazsınız. bunları alan ise, gerçek hayata kavuşmuş olur," mealinde sözler söyledi. bunlar çok sonradan önce markos tarafından, sonra ondan kopya çeken matta, luka, ve diğerleri tarafından bilindiği şekle dönüştürüldü... doğrusunu gene Allah bilir.

filip'in incili'nde "Allah'ın boyasıyla boyanın," anlamına gelen bir bölüm de var, ki bu kur'an ayetidir.

filip'in oldukça uzun incili'nde felsefî, tasavvufî bir takım yorumlar yaptığını da görüyoruz. adem'le havva'dan bahsediyor, meryem'in ruhulkudüs'le görüştüğü odaya "gelin odası" diyor, bunların elbette ki hepsine katılmıyoruz. ancak incelenmesi gereken bir belge olduğunu belirtmek isteriz.

tomas'ın incil versiyonu da çok enteresan ve diğerlerinden farklı. kitabın başında tomas diyor ki, "İsa söyledi, ben yazdım." gerçekten de baştan sona kadar "İsa dedi ki... " şeklinde başlayan ifadeler var. bunların arasında "baba", "babam" ifadeleri geçiyor, ama hiç bir yerinde "Allah'ın oğlu" tabiri yok!.. bu yüzden diyebiliriz ki, tomas incili, İsa aleyhisselam'ın ağzından dökülen ayet ve hadislerden meydana gelmiş, en tutarlı ve aslına en yakın incil versiyonudur. tabii ki yanlış kayıt vebali tomas'ın, tercüme bozukluğu vebali de yapanların üzerine olma kaydıyla!

meryem incili'nde, magdalalı meryem olduğunu anladığımız kadının İsa'nın şakirtleri ile konuşarak onlara İsa'dan öğrendiklerini anlatması var. İsa'dan hep "kurtarıcı" olarak bahsediyor. asla "Allah'ın oğlu" gibi bir tabir yok. ne kendisi, ne de soru soran şakirtler (ki buna peter dahil) bu ifadeyi kullanmıyor!

inceledikçe hayretten hayrete düşüyoruz : isa'ya ihanet ettiği ve onu ele verdiği söylenen yahuda iskariyot'un incili'nde de "Allah'ın oğlu" tabiri bir tek kere bile geçmiyor!.. İsa, rab, sahip gibi hitaplar kullanılıyor ama, o küfür bir kere dahi geçmiyor!.. ayrıca, yahuda, "diğer şakirtlerin İsa'ya kızdığını, bunun üzerine İsa'nın kendisiyle başbaşa konuştuğunu" belirtiyor!.. incil versiyonu yahuda'nın ihaneti ile bitiyor.

Barnabas'ın iki incili var, birinin müslümanların tarafından yazılan sahte incil olduğu söyleniyor... biz ötekini inceledik, bir kaç yerinde İsa aleyhisselam için, haşa. "Allah'ın oğlu" ifadesi kullanılmış... ki, tümüyle reddediyoruz!.. kitabın çoğu yerinde tevrat misali anlatımlar var.
Oğul isa mesih" diyorlardı
esrarengiz "q" incili'nde "Allah'ın oğlu" ifadesi iki kere geçiyor, ama şeytanın ağzından çıkıyor bu sözler... İsa'ya "sen Allah'ın oğlu'ysan" diye tekliflerde bulunuyor, dediklerinin ikisini de İsa aleyhisselam kabul etmiyor!.. geri kalan kısımda daha çok İsa'nın şakirtlerin ile konuşmaları var. onlara anlattıkları var.

gerçeğin incili'nde sadece bir yerde "baba ve onun oğlu" ifadesi geçiyor... bunun dışında sık tekrarlanan "baba"kelimesi var. bir yerde "her şeyin babası" olarak geçiyor ki, bu "rauf, rahman ve rahim olan yaratıcı" anlamına uygun... bir yerde de "o'nun çocukları" diyor, eğer "valid", yani "doğurtan baba" anlamında alınırsa, haşa İsa'dan başka oğulları ve kızları olduğu anlamı çıkar ki, bunu hıristiyanlar dahi kabul etmez. sanırız kastedilen "yaratıp rızıklandırdıkları, rahmetine mazhar kıldıkları" anlamında kullanılmış. tabii uygun bir tabir değil, ama "Allah'ın oğlu" anlamına gelen yukarıda sözünü ettiğimiz "o'nun oğlu" ifadesinden başka bir deyim yok. bir yerde "isa'ya oğul adı verdiği" yazılı... bunun için de yorumumuzu getirdik. yahudiler, bizim askerde kullandığımız şekilde insanları "falan oğlu filan" diye anarlardı. İsa'nın şakirtleri de onun babasız doğduğunu bildikleri için, ona sadece "oğul İsa mesih" diyorlardı, bu zamanla "Allah'ın oğlu İsa mesih"e dönüşmüştür. bu incil versiyonun hiç bir yerinde "Allah'ın oğlu isa mesih" ifadesi geçmemektedir!

Mısırlılar'ın incili'nde "baba" , "ana", ve "oğul" if"adeleri geçiyor... "baba" isminin bile uluorta tekrarlanamıyacağı belirtilen "mükemmeliyet babası" , "sessizlik babası" olarak anılıyor... "bakire ana" ve "sessizliğin oğlu" tabirleri kullanılmış. ruhulküdüs'ten "ruh" diye bahsediliyor. "İsa", "yaşayan kelime", "insanoğlu" ifadeleri de meryemoğlu için kullanılmış. bir kaç yerde İsa'nın Allah'ın göğsünden geldiğini belirtilmiş ki, bunu "üflemek" ile bağdaştırabiliriz. yalnız bir kere, bitirirken, "isa hristos, Allah'ın oğlu, kurtarıcı, İsa" diye ünvanlarını saymış... bu incil anlayamadığımız terimlerle, ve süreçlerle dolu... İsa aleyhisselam'a inen vahiyden, ve onun hadislerinden, hatta hayat hikayesinden hemen hiç bir şey yok. sadece yazarın bu olağanüstü yaradılışı izaha çalışması var... "baba, ana, oğul" ifadeleri Kur'an'da lanetlenen "Allah üçtür, "mesih ve anası ilahtır" inançlarına işaret ise, elbette ki, yanlıştır, küfürdür!. değilse, ve sondaki "Allah'ın oğlu" ibaresi sonradan eklendiyse, o zaman bu incil de resmî dört incil versiyonu ile çelişir haldedir.

Kehf kıssası-5/7
İlk dönem hıristiyanlarının çoğunun hazret-i İsa'yı, haşa, "Allah'ın oğlu" değil de, sadece bir peygamber gibi gördüklerinin, ve sadece Allah'a ibadet ettiklerinin ikinci delili de, ashab-ı kehf (yedi uyuyanlar) hadisesidir... hıristiyan olan bu kişilerin sırf başka putlara tapmamak için kaçıp bir mağarada saklandıkları, kehf süresi'nde teferruatı ile anlatılır.

Süredeki ashab-ı kehf kıssası,
Bismillahirrahmanirrahîm
1, 2, 3, 4. Hamd olsun Allah'a ki, O, (insanları) kendi tarafından çetin bir azap ile ikaz etmek, iyi iş ve davranışlarda bulunan müminlere, kendileri için, içinde ebedî kalacakları (cennette) güzel bir ecir bulunduğunu müjdelemek ve «Allah evlat edindi» diyenleri de uyarmak için kuluna (Muhammed'e), kendisinde hiçbir (tezat ve) eğrilik bulunmayan dosdoğru Kitab'ı indirdi.
5. Ne onların (Allah evlat edindi, diyenlerin), ne de atalarının bu konuda hiçbir bilgisi yoktur. Ağızlarından çıkan bu söz ne büyük oldu! Yalandan başka bir şey söylemiyorlar.
Açıklaması:
Fahreddin Razî’ye göre, şu üç zümre Allah’ın çocuğu olduğunu söylemişlerdir.
(1) «Melekler Allah’ın kızlarıdır» diyen müşrik Araplar,
(2) «İsa Allah’ın oğludur» diyen hıristiyanlar,
(3) «Uzeyr Allah’ın oğludur» diyen yahudiler.
İslam ise bu inançları reddetmiştir.
6. Bu yeni Kitab'a inanmazlarsa (ve bu yüzden helak olurlarsa) arkalarından üzüntüyle neredeyse kendini harap edeceksin.
7. Biz, insanların hangisinin daha güzel amel edeceğini deneyelim diye yeryüzündeki her şeyi dünyanın kendine mahsus bir zinet yaptık.
8. (Bununla beraber) biz mutlaka oradaki her şeyi kupkuru bir toprak yapacağız.
9. (Resûlüm)! Yoksa sen, bizim ayetlerimizden Ashab-ı Kehf ve Ashab-ı Rakîm'in durumlarını şaşırtıcı mı buldun?
Açıklaması
Tefsircilere göre «kehf», dağda bulunan genişçe mağara demektir. «Rakîm»in ne olduğu konusunda kesin bir sonuca varılamamıştır. Ancak şu manalardan birine gelebileceği belirtilmiştir: Mağaranın bulunduğu dağ ya da vadi; Ashab-ı Kehf’in isimlerinin yazılı bulunduğu kitabe. Sahîh-i Buharî’deki bir rivayete göre de Ashab-ı Rakîm, Ashab-ı Kehf’in dışında üç kişilik bir topluluktur ki bunlar, yağmurlu bir havada sığındıkları mağaranın girişini büyük bir kayanın tıkaması ile mağarada mahsur kalırlar. Her biri, vaktiyle yapmış olduğu güzel bir davranışı yadederek kurtuluş niyaz ederler. Onlar dua ettikçe kaya biraz daha açılır ve sonunda kurtulurlar.
Ancak, tercihe şayan görüş, Rakîm’in, Ashab-ı Kehf’in isimlerinin yazılı bulunduğu kitabenin adı olduğudur.
10. O (yiğit) gençler mağaraya sığınmışlar ve: Rabbimiz! Bize tarafından rahmet ver ve bize, (şu) durumumuzdan bir kurtuluş yolu hazırla! demişlerdi.
11. Bunun üzerine biz de o mağarada onların kulaklarına nice yıllar perde koyduk (uykuya daldırdık.)
12. Sonra da iki guruptan hangisinin kaldıkları müddeti daha iyi hesap edeceğini görelim diye onları uyandırdık.
13. Biz sana onların başından geçenleri gerçek olarak anlatıyoruz. Hakikaten onlar, Rablerine inanmış gençlerdi. Biz de onların hidayetini arttırdık.
14. Onların kalplerini metîn kıldık. O yiğitler (o yerin hükümdarı karşısında) ayağa kalkarak dediler ki: «Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz, O'ndan başkasına tanrı demeyiz. Yoksa saçma sapan konuşmuş oluruz.
15. Şu bizim kavmimiz Allah'tan başka tanrılar edindiler. Bari bu tanrılar konusunda açık bir delil getirseler. (Ne mümkün!) Öyle ise Allah hakkında yalan uydurandan daha zalimi var mı?
16. (İçlerinden biri şöyle demişti:) «Madem ki siz onlardan ve onların Allah'ın dışında tapmakta oldukları varlıklardan uzaklaştınız, o halde mağaraya sığının ki, Rabbiniz size rahmetini yaysın ve işinizde sizin için fayda ve kolaylık sağlasın.»
17. (Resûlüm! Orada bulunsaydın) güneşi görürdün: Doğduğu zaman mağaralarının sağına meyleder; batarken de sol taraftan onlara isabet etmeden geçerdi. (Böylece) onlar (güneş ışığından rahatsız olmaksızın) mağaranın bir köşesinde (uyurlardı). İşte bu, Allah'ın ayetlerindendir. Allah kime hidayet ederse, işte o, hakka ulaşmıştır, kimi de hidayetten mahrum ederse artık onu doğruya yöneltecek bir dost bulamazsın.
18. Kendileri uykuda oldukları halde sen onları uyanık sanırdın. Onları sağa sola çevirirdik. Köpekleri de mağaranın girişinde ön ayaklarını uzatmış yatmakta idi. Eğer onların durumlarına muttali olsa idin dönüp onlardan kaçardın ve gördüklerin yüzünden için korku ile dolardı.
19. Böylece biz, aralarında birbirlerine sormaları için onları uyandırdık: İçlerinden biri: «Ne kadar kaldınız?» dedi. (Kimi) «Bir gün ya da günün bir parçası kadar kaldık» dediler; (kimi de) şöyle dediler: «Rabbiniz, kaldığınız müddeti daha iyi bilir. Şimdi siz, içinizden birini şu gümüş paranızla şehre gönderin de, baksın, (şehrin) hangi yiyeceği daha temiz ise size ondan erzak getirsin; ayrıca, nazik davransın (gizli hareket etsin) ve sakın sizi kimseye sezdirmesin.»
20. «Çünkü onlar eğer size muttali olurlarsa, ya sizi taşlayarak öldürürler veya kendi dinlerine çevirirler ki, o zaman ebediyyen iflah olmazsınız.»
Açıklaması
Beyzavî’nin naklettiğine göre şehre gönderilen adam, elindeki parayı harcamak üzere çıkarınca, şehir halkı, paranın üstündeki kral Dekyanos’un resmini görür ve adamın bir hazine bulduğunu sanarak kendisini devrin hükümdarına götürürler. Aradan uzun zaman geçmiştir. Artık bu hükümdar, tevhid akidesine bağlı bir hıristiyandır. Genç adam, krala başlarından geçeni anlatır. Hep birlikte mağaraya giderler ve gencin anlattıklarının doğruluğunu hayretler içinde görürler. Yeniden dirilmenin imkanını isbatlayan bu müşahededen sonra, Allah Teala bu gençleri tekrar ebediyet uykusuna daldırır.
21. Böylece (insanları) onlardan haberdar ettik ki, Allah'ın vadinin hak olduğunu, kıyametin şüphe götürmez olduğunu bilsinler. Hani onlar aralarında Ashab-ı Kehf'in durumunu tartışıyorlardı. Dediler ki: «Üzerlerine bir bina yapın. Rableri onları daha iyi bilir.» Onların durumuna vakıf olanlar ise: «Bizler, kesinlikle onların yanıbaşlarına bir mescit yapacağız» dediler.
22. (İnsanların kimi:) «Onlar üç kişidir; dördüncüleri de köpekleridir» diyecekler; yine: «Beş kişidir; altıncıları köpekleridir» diyecekler. (Bunlar) bilinmeyen hakkında tahmin yürütmektir. (Kimileri de:) «Onlar yedi kişidir; sekizincisi köpekleridir» derler. De ki: Onların sayılarını Rabbim daha iyi bilir. Onlar hakkında bilgisi olan çok azdır. Öyle ise Ashab-ı Kehf hakkında, delillerin açık olması haricinde bir münakaşaya girişme ve onlar hakkında (ileri geri konuşan) kimselerin hiçbirinden malumat isteme.
23, 24. Allah'ın dilemesine bağlamadıkça (inşaallah demedikçe) hiçbir şey için «Bunu yarın yapacağım» deme. Bunu unuttuğun takdirde Allah'ı an ve: «Umarım Rabbim beni, doğruya bundan daha yakın olan bir yola iletir» de.
25. Onlar mağaralarında üç yüzyıl ve buna ilaveten dokuz yıl kalmışlardır.
Açıklaması
Buna göre Ashab-ı Kehf, mağarada 309 yıl kalmış oluyorlardı. Bazı tefsirlerde bu sayının kamerî takvime göre olduğu belirtilmektedir. 309 kamerî yılın karşılığı ise miladî üç asırdır.
Rivayete göre ehl-i kitaptan bazıları, Ashab-ı Kehf’in mağaraya girişinden itibaren Hz. Muhammed (s.a.)in zamanına kadar geçen sürenin 300 sene olduğunu iddia etmişlerdir ki, Allah Teala, 26. ayeti ile onların bu iddiasını reddetmektedir:
26. De ki: Ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir. Göklerin ve yerin gizli bilgisi O'na aittir. O'nun görmesi de, işitmesi de şayanı hayrettir. Onların (göklerde ve yerde olanların), O'ndan başka bir yöneticisi yoktur. O, kendi hükümranlığına kimseyi ortak etmez.
Kehf sr ayet 1,26

309 yıl kaldılar!.. 309 kamerî yıl mı, şemsî yıl mı? yani ay yılı mı, güneş yılı mı?.. ne kadar kaldıklarını yine allah bilir, ama m. hamdi yazır, sürenin 300 güneş yılı, 9 ilavesiyle 309 ay yılı olduğunu yazmış.

Hıristiyan kaynaklarındaki rivayet odur ki, gençler imparator decıus (249-251) zamanında uykuya dalar, bir başka imparator 1. teodosıus (m.s.379-395) zamanında uyanırlar... bu rivayette kur'an rakamları tutmuyor. uyanmayı teodosıus zamanına alsak bile, uyuma neredeyse incil versiyonlarının yazıldığı tarihe denk geliyor. öyle olsa, onlarla ilgili, hiç değilse kısa bir bölüm yeni ahit'te bulunurdu, diye düşünüyoruz...

decıus zamanını başlangıç alsak, o zaman gençlerin uyanış tarihi 550 olur, başka bir imparatorun zamanına denk gelir. ancak kıssayı ilk yazanlardan yakup sarukî'nin ölüm tarihi m.s.521... demekki bu da mümkün değil...

bazı islam yazarlarının verdiği m.s. 137 yılı daha mantıklı geliyor. yani imparator hadriyan (117-138) dönemi... incil yazarlarından sonra olduğu için yeni ahit'e girmemesi böylece daha kolay izah ediliyor. ne var ki, hadriyan öyle zalim bir hükümdar olarak değil, tam tersine beş iyi imparator arasında sayılıyor... 300 yıl ekleyince, uyanma tarihleri de 417 olarak karşımıza çıkıyor ki, bu akla yakın. çünkü ilk süryani metinler 5. asra ait... ancak burada da bir problemle karşılaşıyoruz. nedense 415-421 tarihleri arasında roma'da bir imparator görünmüyor. karışıklık nedeniyle midir, yoksa tarihçe tesbit edilememiş midir, bilinmez...

bütün roma imparatorlarını, özellikle doğu roma imparatorlarını inceleyince, gördük ki, 2. teodosıus 408-450 tarihleri arasında uzun bir hükümdarlık dönemi yaşamış... ister 450'den geriye gidin, hatta isterseniz 408'den 300 yıl geriye gidin, incil yazarları döneminin dışına çıkıyorsunuz. 408 biraz muhataralı, ama 450 kesin... bu bakımdan 1. değil de 2. teodosıus'un gençlerin uyanışına denk gelen imparator olması kuvvetle muhtemel... ancak geriye gidince gene o beş iyi imparator dönemine denk geliyorsunuz.

yalnız kafamıza takılan bir başka husus var... ilk süryani metinler 5. ve 6. asra ait... avrupalılar'ın derlemeleri 7. asırda başlıyor. eğer mağara efes civarında ise, dinî bir merkez olan efes ve yakınındaki kilise rahipleri, istanbul patriği neden yazmamış ta, doğudaki süryaniler kıssayı yazmış?.. acaba antakya'daki mağara onlara yakın olduğu ve olay orada cereyan ettiği için mi?
velhasıl, iş karışık... kur'an öğütüne uyup isim, yer, sayı, tarih aramaktan vazgeçmek en iyisi... öte yandan, isimler değişse de, sayı hıristiyan kaynaklarda hep yedidir... buna kapılarak bizde de "yedi uyuyanlar" olarak bilinirler... onun da kesin olmadığını kabul etmek lazım. bu arada, yüce Allah'ın "sorup durmayın, tahminde bulunmayın," şeklindeki kesin ihtarına rağmen, bazı gayretkeş müslüman kitap yazarlarının isim vermesini, sayı belirtemesini, bu konuda çok uzun uydurma filimler yapılmasını da doğru bulmadığımızı belirtmek isteriz. aynı şey peygamberler, veliler için de yapılmakta... halbuki islam, hiç bir zaman hıristiyanlığın sürüklendiği hurafe çukuruna yuvarlanmamalıdır. Kur'an ashab-ı kehf kıssasını 25 ayette anlatmış, neyin önemli olduğunu, neyi merak etmenin gereksiz olduğunu belirtmiş!.. yapacaksan, sen de 25 dakikalık bir belgesel filim yap, bitir!.. lastik gibi uzatmanın, sanki aralarında bulunmuş gibi diyaloglar uydurmanın anlamı yok!

Bir de "kelime" meselesi var-6/7

Bismillahirrahmanirrahim
Zekeriyya mabedde durmuş namaz kılarken melekler ona şöyle nida ettiler: Allah sana, kendisi tarafından gelen bir Kelime'yi tasdik edici, efendi, iffetli ve salihlerden bir peygamber olarak Yahya'yı müjdeler.
Açıklaması
Tefsircilerin beyanına göre bu ayette «Kelime» sözü ile kasdedilen kişi Hz. İsa’dır. Nitekim bu sûrenin 45. ayetinde bunun açıkça ifade edildiğini görmekteyiz.
(al-i imran süresi , 39. ayet)

Bismillahirrahmanirrahim
45 Melekler demişlerdi ki: Ey Meryem! Allah sana kendisinden bir Kelime'yi müjdeliyor. Adı Meryem oğlu İsa'dır. Mesîh'tir; dünyada da, ahirette de itibarlı ve Allah'ın kendisine yakın kıldıklarındandır.
Açıklamsı:
Mesîh, İbranîce bir kelime olup aslı «meşîh»tir. Hz. İsa’nın bir lakabıdır ve «mübarek» anlamına gelmektedir.

(al-i imran süresi, 45. ayet)
Misyonerler hazret-i İsa'ya Kur'an diliyle "kelime" denmiş olmasına çok takarlar.

Kelime; isim, fiil, sıfat olarak üç türlüdür. her ne kadar dilbilgisinde edat, zarf, bağlaç, ünlem gibileri de sayılırsa, eşyayla bağlantısı olan bu üçüdür. mesela "kırmızı" bir rengin adıdır. ama "kırmızı elma" deyince sıfat olur, kızarmak veya kırmızılaşmak ise fiil halidir. dünyayı ve eşyayı tanımamızı sağlarlar.

İsa, Allah'tan bir kelimedir, ama bütün kelimeler değildir. yani, kelam değildir. kelam da aynı köktendir, ama farklı anlam taşır. "dil, kelimeler, cümleler" demektir. hazret-i İsa için "Allah kelamıdır," denmemiş, ""Allah'tan bir kelime" denmiş!.. demek ki, başka kelimeler de var, ve onların tümü Allah kelamını oluşturuyor!.. misyonerler bu noktayı gözden kaçırıyorlar.

sonra bir de levh var, kitap var, kalem var... nun, yani harf var, ki kelimeler harflerden oluşur... Kur'an sürelerinin başında "elif, lam, mim" gibi harfler indirilmiştir. bunlar, bu harflerle kelimeler oluşturulduğuna işarettir.

- "kelam başlangıçta var idi. ve kelam
Allah nezdinde idi. ve kelam Allah idi.
O, başlangıçta Allah nezdinde idi. her
şey onunla oldu ve olmuş olanlardan
hiç biri onsuz olmadı."
yuhanna , 1. bab, 1-3)

yeni ahit'teki bu ifadeleri islam anlayışı ile yorumlıyacağız... başka türlü yapamayız zaten.

İlahî kelam başlangıçta var idi, ama ahad halinde değil, vahad halinde vardı. yani yüce Allah mükevvenatı yaratmadan önce, yalnız o vardı, O'ndan başka bir şey yoktu. O, "ol!" cümlesi ile yaradılışı emredince kelam da oldu. yani, kelam yaradılışın başlangıcında var idi, her şey onunla oldu, Onsuz hiç bir şey olmadı, tamamen doğru!..


bir kere "ol!" dedi, varoldu cihan,
"olma!" derse, mahvolur ol dem heman!
Kelam tanrı'dan intişar etti, bütün alemi kapsadı. tanrı sözü, tanrı dili oldu... bundan ne kastettiğimizi birazdan açıklıyacağız. yalnız, "kelam Allah idi," ifadesi yanlışa yol açabilir, kelam Allah'tandır, O'dur ama, Allah sadece kelam değildir.

hıristiyanlar bu yanlışı hep yapıyorlar. İsa elbette Allah'tandır. Allah her şeyde olduğu gibi İsa'da da vardır, ama sadece İsa değildir. bu kainatta Allah'tan olmayan hiç bir şey yoktur, her şey O'ndan gelmiştir, O'na döner.

işte bu yanlış gibi, hıristiyan misyonerler, müslümanları tavlamak için kullandıkları Kur'an-ı Kerim'de yer alan "kelime" ifadesini, yalnız ve sadece hazret-i İsa'ya ait sanmışlardır. olmadığını göstereceğiz. hem de incil delilleriyle... ama önce kalem, harf, kitap (ki levh-i mahfuz olarak bilinir, yani gizli levha, korunan levha) hakkındaki ayetleri bir görelim :

Bismillahirrahmanirrahim
- 1.2 "nun, kalem ve yazılanlar hakkı için,
rabbinin nimeti sayesinde sen bir mecnün değilsin."
(kalem süresi, 1-2. ayetler)

kalem var... nun harfi var, ki diğer bütün harflerin varlığına işaret eder. o yüzden bazı Kur'an sürelerinin başında diğer harfler de var... bir de bu harflerle yazılanlar var... bu yazılanlar koca bir kitap olmuş.

kitap bölümlerden, paragraflardan; paragraflar cümlelerden; cümleler de kelimelerden meydana gelir... peki, kitabı yazan kim?.. kalem sahibi kimse, kelam sahibi kimse, yazan da O'dur!..

Bismillahirrahmanirrahim
12: "ölüleri diriltecek olan biziz. önden gönderdikleri şeyleri, eserleri yazmakta olan biziz. biz her şeyi açık kitapta saymışızdır."
(Yasin süresi, 12. ayet)
yüce Allah her şeyi yazmış ve yazmaya devam ediyor!.. olanı ve ve olacağı hep bu kitapta yazmış!.. yalnız ayet bu kitabın açık olduğunu belirtiyor. halbuki biz yukarıda o kitap için
"levh-i mahfuz", yani "hıfz edilen, korunan, bir anlamda gizli tutulan kitap" demiştik. bu ikisi çelişki değil mi? değil!.. kitap açık, ortada!.. ama gören gözler ve gönüller için!.. onlar için apaçık, aşikar!.. bakıp ta görmeyen gözlerden ise korunmuş, gizli kalmış!.. her şey onda yazılı. her vaktin hükmü, her kavmin ve memleketin geleceği, kadınların kime hamile kaldığı, insanların ömrü, her şey!.. gökte ve yerde olan her şey!..

Bismillahirrahmanirrahim
39: her vakit için yazılmış bir hüküm vardır. ... ana kitap allah'ın nezdindedir."
(ra'd süresi, 39. ayet)

Bismillahirrahmanirrahim
58: "hiç bir memleket istisna edilmeksizin, hepsini biz, kıyamet gününden önce harap ve helak veya şiddetli bir azapla cezalandırıcıyız. bu, kitapta yazılıdır."
(isra süresi, 58. ayet)
Bismillahirrahmanirrahim
11. Allah sizi (önce) topraktan, sonra meniden yarattı. Sonra sizi çiftler (erkek-dişi) kıldı. O'nun bilgisi olmadan hiç bir dişi ne gebe kalır ne de doğurur. Bir canlıya ömür verilmesi de, onun ömründen azaltılması da mutlaka bir kitaptadır. Şüphesiz bunlar, Allah'a kolaydır.
Açıklaması:
Önce topraktan yaratılan, insanlığın atası Hz. Adem, sonra meniden yaratılan da, diğer insanlardır. Her şeyin yazılı olduğu kitap ise, Allah’ın bilgisinin ve yapacağı işlerin tesbit edildiği levh-i mahfuzdur.
(fatır süresi, 11. ayet)

Bismillahirrahmanirrahim
4:biz yerin onlardan neler eksilttiğini biliriz. nezdimizde (her şeyi) hıfz eden bir kitap vardır."
(Kaaf süresi, 4. ayet)

Bismillahirrahmanirrahim
70:bilmez misin ki, Allah gökte ve yerde ne varsa bilir. hepsi kitapta sabittir."
(hacc süresi, 70. ayet)
en ne büyüksün yarabbi!.. insanın bu ayetleri okuyup ta huşü duymaması mümkün mü? hepsi kitapta yazılı!.. biz deriz ki, o kitabın bölümleri büyük alemler, paragrafları küçük alemler, cümleler bir ortamdaki olaylar, ve kelimeler de cümle mahlükat!..

Bismillahirrahmanirrahim
1,5:oku!.. yaratan rabbinin emriyle oku!.. kalemle öğreten, insana bilmediğini talim eden o'dur!"
(alak süresi, 1-5. ayet)

yüce allah "oku!" diyor... ama sadece peygamberimize hitap etmiyor. hepimize diyor, yazdığını okumamızı istiyor. nereye yazdığını?.. bütün kainata!.. kainata, semavata, mevcudata baktıkça, onları tanıdıkça, yüce allah'ın kudret kalemiyle yazdığını öğrenmiş oluyorsun!.

bakın, aşık mahlaslı bir şair ne demiş, uzun bir şiirinin son iki kıt'asında :
Mevcudat kelimeler gibidir kainatta,
Dilidir yaradan'ın, yerde gökte ne varsa,
Söylersin istediğin, bilirsen bir lisanı
Esmaya vakıf kullar, benzerler süleyman’a!
Aşık der ki: buyurun, baklavalar tepside!
Bir vakitler adem’e söylenmişti hepsi de!
Doğar doğmaz ördekler birlikte koşar göle,
Hayrettir insandaki unutkan hafızaya!..
Esma, "isimler" demek!.. Allah Adem'e eşyanın isimlerini öğretti, onu meleklerden üstün kıldı :

Bismillahirrahmanirrahim
30. Hatırla ki Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi. Onlar: Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek birini mi yaratacaksın? dediler. Allah da onlara: Sizin bilemiyeceğinizi herhalde ben bilirim, dedi.
Açıklaması:
Halife, vekil ve temsilci demektir. Allah, yeryüzünde iradesini temsil etmek üzere insanı yaratmış, orada ilahî hükümranlığı gerçekleştirme görevini de ona vermiştir.
31. Allah Adem'e bütün isimleri, öğretti. Sonra onları önce meleklere arzedip: Eğer siz sözünüzde sadık iseniz, şunların isimlerini bana bildirin, dedi.
32. Melekler: Ya Rab! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz, senin bize öğrettiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur. Şüphesiz alîm ve hakîm olan ancak sensin, dediler.
33. (Bunun üzerine:) Ey Adem! Eşyanın isimlerini meleklere anlat, dedi. Adem onların isimlerini onlara anlatınca: Ben size, muhakkak semavat ve arzda görülmeyenleri (oralardaki sırları) bilirim. Bundan da öte, gizli ve açık yapmakta olduklarınızı da bilirim, dememiş miydim? dedi.
34. Hani biz meleklere (ve cinlere): Adem'e secde edin, demiştik. İblis hariç hepsi secde ettiler. O yüz çevirdi ve büyüklük tasladı, böylece kafirlerden oldu.
Açıklaması:
Bundan sonra Hz. Adem ve nesli, aslı cinlerden olup, sonra şeytanların başı olan İblis ve nesline uyup uymamakta sınanacaklardır.
(bakara süresi, 30-34. ayetler)

İsimler, başta da söyledik, sıfatlar ve fiiller gibi kelimedir. yani kelime bir tek isa aleyhisselam değil!.. zaten misyonerlerin kendilerine mesnet aldığı ayet "allah'tan bir kelime" diye geçiyor, ve anlaşılıyor ki, allah'ta kelime bir tane değil, koca bir kitap yazacak kadar çok! sonsuz!.. bu kelimeleri, isimleri adem'e öğretmiş.., aslında sadece adem'e değil, bütün canlılara kendileriyle ilgili kısımları öğretmiş, o yüzden ördekler doğar doğmaz suya koşuyor. balıklar insiyakî olarak yüzlerce kilometre ötedeki yumurtlama mahallerine gidiyor. gündöndü hep güneşe dönüyor... hayvanların, böceklerin, bitkilerin hepsi içgüdü dediğimiz bu ilahi vahiy, ilahi bilgi ile hareket ediyor. "balarısına vahyettik," ayetinin hikmeti bu!..

Ama, ne var ki, adem kendisine öğretilenlerin büyük kısmını aşık'ın dediği gibi unuttu :

Bismillahirrahmanirrahim
115:tahkik. biz evvelce adem'e de vahiy ve emretmiştik. fakat adem unuttu. biz onda bir azîm bulamadık.
(ta ha süresi, 115. ayet)

Adem unuttu, insanlar unuttu... unuttukları arada bir "kelime"ler ile hatırlatıldı. İsa aleyhisselam bunlardan sadece biridir :

Bismillahirrahmanirrahim
71:ey kitap ehli!.. dininizde haddi aşmayın! Allah tealaya karşı hak olmayanı söylemeyin! mesih meryem oğlu İsa, Allah'ın peygamberi, meryem'e ilka ettiği kelimesi, ve o'ndan bir ruhtur. artık allah'a ve peygamberlerine iman edin de, "üç" demeyin!.. bundan sakının! hakkınızda hayırlı olur... allah ancak tek bir ilahtır!.. çocuğu bulunmasından tamamiyle münezzehtir!.. göklerde ve yerde ne varsa, hepsi o'nundur!.. Allah'ın vekil olması kafidir."

burada misyonerler hemen "İsa o'ndan bir ruhtur," kısmına dikkat çekeceklerdir. elbette!.. ama sadece o değil, adem de o'ndan bir ruhtur. üstelik melekler allah'ın yeryüzündeki halifesi adem'e secde etmiştir :

Bismillahirrahmanirrahim
72:hani rabbin meleklere, 'ben çamurdan bir insan yaratacağım. hilkatini tamamlayıp ta içerisine ruhumdan üflediğim zaman, ona secde edin,' demişti."
(sad süresi, 71-72. ayetler)

Ne diyorduk?.. İsa tek kelime değildir, bütün mevcudat kelimelerden ibarettir, dilidir yaradan'ın gökte, yerde ne varsa!.. ama Kur'an'da "Kelime" ifadesinin bir tek İsa için geçmediğini de gösterelim :

Bismillahirrahmanirrahim
20:o kimse ki, üzerine 'azap' kelimesi hak olunmuştur, ateştedir. onu sen mi kurtaracaksın?"
(zümer süresi, 20. ayet)

yüce Allah, "ol!" emrini de kelime yapar, İsa'yı da kelime yapar, hiddetlendiği kişinin üzerine saldığı azabı da kelime yapar, üstelik onun üzerine hak eder, yani kazır!..
geldik, şimdi yeni ahitteki "kelime" ifadesine!.. unutmayalım ki, kutsal kitap hep tercümeden ibarettir, tercümelerde de kelimeler hep değişir, ama anlamı aynıdır. "kelam, kelime aynı köktendir," dedik. kelam'ın bir anlamı da sözdür. kelime içinse sözcük te denir, küçültme takısı almıştır. bakın şimdi :

- "tohum Allah'ın sözüdür." (luka , 8. bab, 11)
demek ki, ufacık bir tohum dahil, kainatta olan her şey, bir kelime imiş!..
Başka delile ihtiyaç var mı?

KAYNAK-7/7
Kuran, Sünnet, İcma, Kıyas ve diğerleri gelmektedir
http://www.diyanetvakfi.org.tr/meal/mealindex.htm
http://tr.fgulen.com/content/view/12721/12/
http://www.beklenenmehdi.com/01.html
http://www.angelfire.com/de3/dumrul/mas5vg.html
www.diyanet.gov.tr/Kuran/ayet.asp?Kuran_id=6&I3.x=8&I3.y=9&Ayet_No=86
www.ilmihalonline.8m.com/elyasa.htm
http://www.angelfire.com/de3/dumrul/mas5td.html
Taberî, "Tarih", 1/462.
Doç. Dr. Ahmet Lütfi Kazancı, "Hz. Süleyman'dan Hz. Muhammed'e Peygamberler Halkası", İstanbul 1997, s.195.
Muhammed Esed, "Kuran Mesajı", İşaret Yayınları, İstanbul 2000, s. 918, dipnot 48.
] Yeni Rehber Ansiklopedisi, "Elyesa Aleyhisselam" maddesi, İhlas Gazetecilik, İstanbul
Ahmet Önkal, "Hz. Elyesa", www.islamgunesi.com/peygamberlerin-hayatlari/806-hz-elyesa.pdf
"God's Word", (King James Version), Lesea Broadcasting, USA s.169.
Kutsal Kitap, Eski ve Yeni Antlaşma, Kitâb-ı Mukaddes Şirketi, 1. Baskı, İstanbul 2001, s.451.
peygamberler.8k.com/elyasa.htm
"God's Word", a.g.e., II. s.30.
Kutsal Kitap (Eski ve Yeni Antlaşma), a.g.e., s.1285.
Taberî, "Târih", c.1,s.239, Sâlebî, "Arâis", s.259, İbn-i.Esîr, "Kâmil", 0.1,s.213, Ebülfida, "El-bidâye ve'n-Nihâye", c.2, s.4.] İbn.Asâkir'den naklen Ebülfida, a.g.e., s.4.
Ebülfida, a.g.e., s.4.
M. Asım Köksal, "Peygamberler Tarihi", Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, c.2, s.143.
Taberî, a.g.e., c.1, s.239, Sâlebî, a.g.e., s.259, İbn.Asâkir, "Târih", c.3, s.99
İbn.Kuteybe, "Maârif", s.24, Taberî, a.g.e., s.240, Sâlebî, a.g.e., s.261.
İbn Kuteybe, a.g.e., Sâlebî, a.g.e., s.260.
www.homepage-baukasten-dateien.de/mevlanajugend/hazreti%20ilyas.pdf
Dr. Yaşar Kalafat, "Hz. Eyyub Türbe ve Mağarası Etrafında Gelişen Halk İnanışları", ekitap.eyup.bel.tr:9600/sempozyum/eyup10/26_Dr.%20Yaflar%20KALAFAT.pdf
Alûsî, "Rûhu'l Meânî", 17/87.] Taberî, a.g.e., s.240, Sâlebî, a.g.e., s.260, Ebülfidâ-Elbidaye vennihaye c.2,s.4.
Ebülfidâ, a.g.e., s.4.
Nizam Bozkurt, "Dörtlüklerle Peygamberler Tarihi", www.hbektas.gazi.edu.tr/dergi_dosyalar/28-193-210.pdf
Sâlebî, a.g.e., s.260.





























































25 Ekim 2010 Pazartesi

KUR’AN KERİM BİR MUCİZEDİR


KUR’AN KERİM BİR MUCİZEDİR
Kur'an Kerim bir mucizedir, Kur'an Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed'in (sav.) mucizesidir.
Önceki Peygamberlerin Mucizeleri Vefatlarıyla Sona Ermiştir
Peygamberimiz in en büyük mucizesi Kur’an-ı Kerîm’dir. Her peygamberin zamanına göre, peygamberliğini ispatlayacak bazı mucizeleri vardır.
Hazret-i Musa (as) zamanında sihir yaygındı. Bunun için Hazret-i Musa (as), asanın, yılana çevrilmesi gibi bütün sahirlere galip gelen bir mucize getirip muhataplarını iman etmek zorunda bıraktı.
Hazret-i İsa (as) zamanında tıp ilmi meşhurdu. Hazret-i İsa (as), tababetin hiçbir zaman başaramayacağı bir mucize ile muhataplarına meydan okudu ve
biiznillah ölüleri diriltti.
Resülullah (s.a.v) zamanında ise fesahat ve belagat yaygındı. Bunun için, Resülullah (s.a.v.), kavmine, fesahat ve belagat mucizesi olan Kur’an-ı Kerîm’i getirdi. Kur’an'ın üslüp ve ifade üstünlüğü eşsiz ve lahutidir. Kur’anın fesahat ve belagatının Kur’an-ı Kerîmden başka hiçbir dilde ve eserde benzeri yoktur.
Peygamberlerden her peygambere ümmetlerini irşad ve tebliğ için mucize verilmiştir. Peygamber Efendimize verilen mucize ise Allah’ın vahyettiği Kur’an’dır. Kur’an yalnız Arapları değil, yeryüzündeki tüm insanları doğru yola iletmek için gelmiştir. O cihanşümuldür. Ayette şöyle buyurulur:
Bismillahirrahmanirrahim
107. (Resülüm!) Biz seni alemlere ancak rahmet olarak gönderdik.
Enbiya sr ayet 107

Bismillahirrahmanirrahim
27. Rabbinin Kitabı'ndan sana vahyedileni oku. Onun kelimelerini değiştirebilecek yoktur. O'ndan başka bir sığınak da bulamazsın
Kehf sr ayet 27
Bismillahirrahmanirrahim
6. (Resülüm!) Şüphesiz ki bu Kur'an, hikmet sahibi ve her şeyi bilen Allah tarafından sana verilmektedir.
Neml sr ayet 6
Bismillahirrahmanirrahim
21. Eğer biz bu Kur'an'ı bir dağa indirseydik, muhakkak ki onu, Allah korkusundan baş eğerek, parça parça olmuş görürdün. Bu misalleri insanlara düşünsünler diye veriyoruz.
Haşr sr ayet 21
Bismillahirrahmanirrahim
17. Peki inkar ederseniz, çocukları ak saçlı ihtiyarlara çevirecek o günden kendinizi nasıl koruyabileceksiniz?
Müzzemmil sr ayet 17
Bismillahirrahmanirrahim
29. Hani cinlerden bir gurubu, Kur'an'ı dinlemeleri için sana yöneltmiştik. Kur'an'ı dinlemeye hazır olunca (birbirlerine) «Susun» demişler, Kur'an'ın okunması bitince uyarıcılar olarak kavimlerine dönmüşlerdi.
Açıklaması:
Rivayetlere göre, Hz. Peygamber Taif seferinde Nahl vadisinde sabah namazı kıldırıyorken, yedi yahut dokuz kişiden teşekkül eden cinler gurubu, Peygamberimizin okuduğu Kur’an’ı dinlemeye gelmişlerdi. Kur’an’ı dinleyip kavimlerine döndüklerinde. 30. ayette meali verilen sözü söylediler.
30. Ey kavmimiz! dediler, doğrusu biz Musa'dan sonra indirilen, kendinden öncekini doğrulayan, hakka ve doğru yola ileten bir kitap dinledik.
Ahkaf sr ayet 29,30.

Tarihte Peygamberler gelip geçmiştir, hepsinde mucizeler göstermiştir .
Peki ya Peygamberimiz Hz. Muhammed ona hangi mucizeyi verdi, Alemlerin Rabbi?
Kur'an Arapça indirilmiştir ve Arapça dili bütün dillerin arasında en zengin dilidir.
İşte Araplar, zamanında dillerini bu kadar geliştirmişlerdi. Nerdeyse her şeyi isimlendiriyorlardı. Böyle zengin bir dille, muazzam etkileyici ve olağan üstü şiirler yazmak mümkündü.
Peygamberimiz Allah'ın buyruğuyla mahşere kadar, bütün insanoğluna meydan okudu. Böylece en üstün şöhret bulmuş şairlere olsun, bütün Araplara ve Arap olmayanlara olsun, meydan okundu. Çünkü Allah (cc.)Kur'anı Kerimde şöyle buyuruyor:
Bismillahirrahmanirrahim
23. Eğer kulumuza indirdiklerimizden herhangi bir şüpheye düşüyorsanız, haydi onun benzeri bir sûre getirin, eğer iddianızda doğru iseniz Allah'tan gayri şahitlerinizi (yardımcılarınızı) da çağırın.
Bakara sr,ayet 23
Meydan okuma, Kur'anın bir suresinin benzerini yapabilmektir. Meydan okumaya karşılık vermek isteyen kişi, en kısa sureyi de ele alabilir. En kısa sure Kevser suresidir ve sadece 3 ayetten ibarettir.
Bismillahirrahmanirrahim
1, 2, 3. (Resülüm!) Kuşkusuz biz sana Kevser'i verdik. Şimdi sen Rabbine kulluk et ve kurban kes. Asıl sonu kesik olan, şüphesiz sana hınç besleyendir.
Kevser sr,ayet 1,2,3,
O zamanın en üstün şairleri, bu meydan okumaya karşılık verdiler. O zamanın sözde şair-starları olsun ve tarihte başka çok insanlar olsun, benzerini getirmeye yani Kur'anın meydan okumasına karşılık vermeye çalıştılar, ama hiç biri, benzerini getiremediler. Hepsi bir zamandan sonra pes ettiler ve Kur'anın benzerini getirmenin imkansız olduğunu itiraf ettiler.
İşte tarih boyunca durum böyle devam etti. Müslüman olan ve Müslüman olmayan şairlerin hepsi şu fikirde ittifaka varmışlardır: "Hiç bir insan Kur'anın benzerini üretemez, hiç bir insan Kur'anın aynısını getirmeye gücü yetmez" Ve yine Allah (cc.), Kur'anı Kerim hakkında şöyle buyuruyor:
Bismillahirrahmanirrahim
41. Ve o, bir şair sözü değildir. Ne de az iman ediyorsunuz!
42. Bir kâhin sözü de değildir (o). Ne de az düşünüyorsunuz!
43. (O), âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.
44. Eğer (Peygamber) bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı,
45. Elbette onu kıskıvrak yakalardık.
46. Sonra onun can damarını koparırdık (onu yaşatmazdık).
47. Hiçbiriniz buna mâni de olamazdınız.
Hakka sr,ayet 41,47
Ayrıca Kur'anı Kerimi insan üstü bir şey yapan, onun üstün seviyeli ifade ve retorik şeklidir. Kur'anın surelerindeki ifade tarzı, şu üç özelliğe sahiptir:
-Birincisi; bir olayı veya vakıayı ifade ediceği zaman, anlamını hiç kaybetmeden, en az ve en üstün kelimelerle ifade ediyor.
-İkincisi; belirli ritme sahiptir.
-Üçüncüsü; anlamı vardır, yani saçmalıktan ibaret değildir.
Kafirler, Kur'anın meydan okumasına karşılık vermeye çalıştıklarında Kur'anın bu üç şartını bir araya getiremediler. Kur'anın benzerini yapmaya çalıştıklarında ya retorik açısından kullandıkları kelimeler düşük oldu. Ya ritmi sağlayamadılar ya da konu saçmalığa gitti. Kur'anda ise 114 suresinin hepsinde bu üç şart devamlı vardır.
Gururlu ve kibirli kafirler Kur'anın Allah tarafından olduğunu itiraf edeceklerine Kur'anın sihir olduğunu, yani "sihir al-beyen" olduğunu iddia ettiler. Ama buna rağmen Kur'anın eşsiz üslubundan kendilerini alamadılar.
Müşrikler, insanları şüpheye düşürmek ve onların kalplerini çelmek maksadıyla, Kur’an’ı Peygamber’e Rum ve Hıristiyan dinine mensup Cebrâ veya Yaiş adında bir kölenin öğrettiğini ileri sürdüler. Halbuki köle, Rum olduğu için, Arapçayı doğru dürüst bilmiyordu. Kur’an’ın fesahat ve belâğatı karşısında ise, bütün Arap edipleri hayretlerini gizleyememişlerdi. Kur’an indikten sonra, Kâbe duvarında askıda bulunan, en üstün şiirlerini bile askıdan almışlar ve «Kur’an varken bu şiir askıda kalamaz» diyerek, Kur’an’ın üstünlüğünü itiraf etmişlerdi. Arapçayı doğru dürüst bilemeyen yabancı bir köle böyle üstün bir eser meydana getirebilir miydi? Elbetteki hayır. İşte bu âyet onların bu tutarsız iddialarına cevap vermektedir.
Bismillahirrahmanirrahim
103. Şüphesiz biz onların: «Kur'an'ı ona ancak bir insan öğretiyor» dediklerini biliyoruz. Kendisine nisbet ettikleri şahsın dili yabancıdır. Halbuki bu (Kur'an) apaçık bir Arapçadır.
Nahl sr,ayet 103
Hatta Velid b. Muğire, peygamberimizden dinlediği Kur'an hakkında, insanlara şöyle diyordu: "Allah'a yemin olsun ki sizden hiçbiriniz şiir çeşitlerini, kasidesini benim kadar, benden daha iyi bilemez. Allah'a yemin olsun ki onun söylediği bunlardan hiç birine benzemiyor. Vallahi onun söylediği sözlerde bir tatlılık, ferahlık var. Onun söylediği sözün dalları yaprak verirken kökü bereket saçıyor. O yücedir ondan daha üstünü yoktur."
İşte Velid b. Muğire Kur'an'a inanmamasına ve küfründe direnmesine rağmen Kur'an hakkında böyle itiraflarda bulunuyordu
Ve yine Kur'anı Kerim kafirleri o kadar etkiliyordu ki, onlar geceleri buluşup, bir yere saklanıp, gizlice Kur'anı dinlemeye ihtiyaç duydular.
Kur'anı Kerimde Mucizesi işte buradadır. Tarihte insanlar itiraf ettiler. Kur'anın sadece bir suresinin bile benzerini yapmak imkansızdır. Mesele daha üstünü yapmak değil ancak bir surenin benzerini yapmaktır. İnsanlar eşitini bile yapamazlar
Allah (cc.) Kur'anı Kerimde şöyle buyuruyor:
Bismillahirrahmanirrahim
82. Hâla Kur'an üzerinde gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah'tan başkası tarafından gelmiş olsaydı onda birçok tutarsızlık bulurlardı.
Nisa sr,ayet 82.
Kur’an-ı Kerim, hem ifade bakımından, hem mana ve hüküm bakımından bir bütünlük arzetmektedir. İnsanların söylediği sözler, güzellik ve düzgünlük bakımından daima aynı olmaz. Yazan ve söyleyenin içinde bulunduğu hal ve şartlara göre değişir. Kur’an’ın ifade ve üslûbu ise baştan sona emsalsiz bir güzellik ve düzgünlük içindedir. Bu sözlerin ihtiva ettiği mana, hüküm ve haberler de, yaratılış öncesinden ebediyete kadar hemen her şeye temas ettiği halde tam bir tutarlılık, bütünlük, sıhhat ve uyum arzetmektedir. Yalnızca bunları düşünmek ve tesbit etmek bile, Kur’an-ı Kerim’in insan eseri olmadığını, Allah’tan gelmiş bulunduğunu anlamaya yetecektir.
Ayette de bildirildiği gibi Kur'anda hiç bir tutarsızlık yoktur. Çünkü Kur'anı Kerimdeki 114 surenin tümü aynı üstün seviyededir. Yani Kur'anın seviyesi tüm sureler boyunca dil bakımından seviyesi ne azalıyor nede çoğalıyor. Buda insanüstü bir şeydir.
Bismillahirrahmanirrahim
88. De ki: Andolsun, bu Kur'an'ın bir benzerini ortaya koymak üzere insanlar ve cin ler bir araya gelseler, birbirlerine destek de olsalar, onun benzerini ortaya getiremezler.
İsra ar,ayet 88.

22 Ekim 2010 Cuma

KADER ve SIRLARI:



KADER ve SIRLARI:

KADERE İMAN.
Ne yeryüzünde ne de kendimizde meydana gelen hiçbir musibet yoktur ki biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazılmış ebedi bilgimizle tesbit edilmiş olmasın. Şüphe yok ki bunla Allah için kolaydır. Başınıza gelecek olanları önceden bir kitaba yazdık ki elinizden çıkana üzülmeyesiniz. Ve allahın size verdiğiyle sevinip şımarmıyasınız çünkü Allah kendisini beğenip böbürlenen kimseleri sevmez.
Hadid süresi 23

Kader, yüce Allahın en küçüğünden en büyüğüne kadar kainatta cereyan edecek olan bütün olayları ezelde bilmesi ve takdir etmesi ve kazada yeri ve zamanı geldikce bu olayları yaratmasıdır. Kaza ve kadere iman, aslında doğrudan doğruya Allah’a iman ile ilgilidir. Bu inancımıza biz Allah’ın tek yaratıcı olduğunu sonsuz bir kudret, irade ve ilme sahip olduğunu bir kere daha teyit etmiş oluyoruz. Evet, bu inancımızla biz bir kere daha vurguluyoruz ki hakiki manasıyla bu kainatta Allah’tan başka bir yaratıcı yoktur. Herşeyi o yaratmaktadır. O’nun iradesine karşı çıkacak hiçbir güç ve kuvvet yoktur
Bir yaprağın yere düşmesinden tutun da en muazzam olaylara kadar yer yüzünde olan biten herşey onun takdiri, iradesi, yaratması ve ilmiyle olmaktadır.


CÜZ’İ VE KÜLLİ İRADE
Kaza ve kader inancının vurgulandığı ilk prensip; Allah’ın mutlak irade sahibi oluşu ve onun iradesi karşısında duracak hiçbir güç ve kuvvetin olmadığıdır. Yüce Allah’ın bu iradesine külli irade denmektedir. Onun insanlara verdiği sınırlı bir irade vardır ki buna da Cüz’i irade denmektedir. İşte insan, kendisine verilen bu Cüz’i irade çerçevesinde yaptıklarından mesuldur. Hiç şüphesiz kainatta cereyan eden olayların çoğu bizim irademizi aşmaktadır. Biz onlardan zaten sorumlu değiliz. Mesela şahsızmızla ilgili olarak bile, nezaman nerede ve nasıl doğup öleceğimizi; anamızı, babamızı, memleketimizi, ırkımızı biz tayin etmiyoruz. Ama bunların dışında bize insan olarak geniş bir saha bırakılmıştır; zaten bizim sorumluluğumuz da bu sahada cereyan etmektedir. İşte bu sahada bir zorlamayala karşılaşsak yani haşa Allah bizim bütün direnmemize rağmen zorla katil veya hırsız yapsa, hem de bizi bundan sorumlu tutsa bu elbette büyük bir zulümdür.
Yüce Allah için elbettte böyle bir şey düşünülemez. Böyle bir zorlamayla karşı karşıya olmadığımızı da zaten pratikte yaşayarak bizzat görüyoruz. Nitekim yüce Allah da pek çok ayette kullarına asla zulmetmiyeceğini vurgulu bir şekilde ifade etmiştir.

“Allah insanlara hiç zulmetmez fakat insanlar kendi kendilerine zulmederler.”
(Yunus Suresi, 44)

Kader konusunda ikinci en önemli ders de şudur kainatta ve dünyada cereyan edecek bütün olaylar özellikle bizim kendi tercih ve irademizle neler yapacağımız ve aklımızdan neler geçirdiğimiz önceden Cenab-ı Allah’ın bilgisi dahilindedir.
Zaten Allah-u Teala için zaman ve mekan söz konusu değildir. Dolayısıyla ona göre örneğin bundan bir asır öncesiyle bir asır sonrası arasında hiçbir fark yoktur. Ayrıca detaylarda bile olsa Allah’ın bilemiyeceği bir takım şeyler olduğunu düşünmek; Allah’a noksan sıfatlar atfetmek anlamına gelecektir ki, bu büyük bir iman zaafıdır.

“Gaybın görülmez bilgilerinin anahtarı onun yanındadır. Onları ondan başkası bilmez. O karada ve denizde olan herşeyi bilir. Düşen bir yaprak ki, mutlaka onu bilir, yerin karanlıkları içine gömülü bir dane yaş ve kuru hiçbir şey yok ki, apaçık bir kitapta bulunmasın.” (Enam suresi 59a)

Yüce Allah bu ayette ilminin heryeri ve herşeyi kuşattığını belirten çok değişik enteresan ve canlı örnekler vermektedir. Bunların arasında yaprak örneğini okuyunca insanın gözünde dünya kurrulalı beri ve kıyamete kadar dallarından düşecek yapraklar canlanmakta ve sayıların bile alamayacağı kadar bu kadar sonsuz sayıda yaprağın bilgisi karşısında akıllar dehşete düşmektedir.

İNSANIN KADERİ DEĞİŞİR Mİ?

“Bir dişinin gebe kalması ve doğurması hep O'nun bilgisiyledir. Bir canlıya ömür verilmesi de, onun ömründen azaltılması da mutlaka bir Kitaptadır. Şüphesiz bu, Allah'a göre kolaydır.” (Fâtır: 43/11)

Allah’ın olmuş olacak herşeyi en ince teferruatına kadar bilmesi, O’nun yüceliğinin tabi bir sonucudur. Kaderin insanlarla ilgili olanına dilimizde “Alın Yazısı” adını vermişiz. Yüce Allah’ın bu bilgisinin yani kaderin değişmesi mümkün değildir.
Çünkü kader sonunda olacak olan neyse onun Allah indinde bilgisidir. Kaderi değiştirme deyimi belki mecazi anlamda doğru olabilir yani; işler hep kötüye giderken insan kendi çabası ve çalışmasıyla kötü gidişi durdurabilir ve kötü sondan kurtulabilir. Ama aslında bu da kader çerçeesinde gerçekleşen bir olaydır. Çünkü yüce Allah olayın o şekilde başlıyacağını şekilde gelişeceğini ve sonuçta da şöyle veya böyle gerçekleşeceğini elbette önceden biliyordu. Dolayısıyla alın yazısını veya kaderi değiştirmek söz konusu değildir.
Bu sebeple mecazi bile olsa böyle yanlış ve tehlikeli ifadelerden kaçınmak gerekir. Kader konusunda konuşurken insanı iman konusunda uçuruma götürecek sözlerden kaçınmak gerekir.
Kişinin Allah benim kaderimi önceden tayin etmişti deyip bir suç işlediğinde kendisine kader kurbanı diyerek suçu dolaylı olarak Allah’ın üstüne atması da büyük bir zulümdür. Zira Allah’ın bu bilgisi bizi bir şey yapmaya zorlayan bir bilgi değildir. Ve Allah kötü fiillerden asla razı olmadığını da belirtmiştir.
Kaldı ki olay gerçekleşmeden biz zaten hakkımızdaki bu bilginin ne olduğunu da bilmiyoruz. Biz bütün yaptıklarımızı kendi tercihimiz doğrultusunda ve hakkında bilgi sahibi olmadığımız alın yazımızın etkisinde kalmadan yapmaktayız. Bu sebeple biz yaptığımız bir suçu bilmediğimiz bir bilginin üstüne atamayız.
Şayet bizim alın yazımız elimize yazılı olarak önceden verilmiş ve sen bunların dışına çıkamazsın denilmiş olsaydı bu takdirde biz robot durumuna düşmüş olurduk. Ve yaptıklarımızdan sorumlu tutulmamız da o zaman anlamsız olurdu. Halbuki böyle bir şey asla söz konusu değildir.


İNSAN NEDEN SORUMLUDUR?

“Allah herşeyin yaratıcısıdır.” (Zümer Suresi, 62)

Kader konusunda dikkat edilmesi gereken üçünçü prensip Allah’ın herşeyin yaratıcısı olduğudur. Bunun hiçbir istisnası yoktur. Bizim yaptıklarımız da dahil olmak üzere küçük büyük kainattaki bütün varlıkların ve olayların yaratıcısı Allah’tır. Fakat bu durum bizi yanlış bir kader inancına götürmemelidir. O da şudur; madem ki bizim yaptıklarımızı da Allah yaratmaktadır, o halde bizim yaptıklarımızdan sorumlu olmamamız gerekir. Burada göz ardı edilen nokta evet bizim fiillerimizi Allah yaratmaktadır ama; bizim irademiz ve isteğimiz doğrultusunda yaratmaktadır. Yani iyiliği veya kötülüğü seçip isteyen biziz ama; yaratan Allah’tır. Biz işte bu seçimimizle tercihimizden dolayı sorumluyuz

Mekke müşrikleri de işte böyle bir yanlış kader inancına sahiptiler. Şöyle düşünüyorlardı; “Bu dünyada herşey Allah’ın istediği gibi olmaktadır. Biz hiçbirşeyi değiştiremeyiz herşeyi olduğu gibi kabullenmek zorundayız.” Bunun için her yaptıklarını Allah’a isnat ediyorlar ve suçu da Allah’a atıyorlardı. Böylece bütün uygulamaları doğru göstermeye çalışıyorlardı. İşte aşağıdaki ayette de görüleceği gibi içinde bulundukları şirk inancını bile Allah’a isnat ediyorlardı.

“Allah’a ortak koşanlar diyecekler ki: “Eğer Allah dileseydi biz de ortak koşmazdık, babalarımız da. Hiçbir şeyi de haram kılmazdık.” Onlardan öncekiler de böyle yalanlamışlardı da sonunda azabımızı tatmışlardı. De ki: “Yanınızda bize çıkarıp göstereceğiniz bir bilginiz var mı ki onu bize gösteresiniz? Siz ancak kuruntuya uyuyorsunuz ve siz sadece yalan söylüyorsunuz.” (EN'ÂM SÛRESİ, 148)

Yüce Allah böyle sadece tamamen sapkın bir inancı şiddetle reddetmekte ve ellerinde buna dair hiçbir delilleri olmadığını belirtmektedir. Evet Allah onları müşrik kılmış ama bunu kendileri öyle istedikleri için yapmıştır. Bu sebeple onlar durumlarından bizzat kendileri sorumludurlar. Herşeyin yaratıcısı allah olmasına rağmen yüce Allah Kur’an da bizim yaptığımız fiilleri yine bize isnat eder.


“Her kim iyi ve yararlı işler işlerse kendi lehine işler, her kim kötülük işlerse kendi aleyhine eder. Rabbın kullarına asla zulmedici değildir.”(Fussilet(41) 46)

Hiç şüphesiz bunun sebebi daha önce de ifade ettiğimiz gibi, yaptığımız işleri kendi istek ve irademizle yapmamızdan dolayıdır. Biz bir işi yapmayı tercih ederiz, Allah da bizim istediğimiz o fiili yaratır. İşte bu sebeple Yüce Allah bizi kendi irade ve tercihlerimizle başbaşa bırakmıştır. Nitekim O, bir ayette şöyle buyurur:

"Dileyen inansın, dileyen inanmasın."(Kehf(18) 29)


KADERE İMANIN İNSAN ÜZERİNDEKİ ETKİSİ
İnsan bir işte muvaffak olmak için çalışır çabalar. O işin gerektirdiği her türlü gayret ve sebatı ortaya koyar. Sonunda başarıyı ise Yüce Allah'tan bekler. Başarı gelirse bunu sadece kendisinden bilip şımarmaz. Başarısızlığa uğradığı takdirde ise ümitsizliğe düşmez. Bilakis, başarısızlığının sebeplerini tesbit ederek yeni bir gayret ve hızla yine çalışmaya koyulur..
Her şeyin Allah tarafından takdir edilmiş olduğunu bildiğinden herhangi bir musibet ve başarısızlık karşısında üzüntüden kahrolmaz, yahut herhangi bir nimet ve başarı ile şımarıp gurura kapılmaz.
Nitekim, bunu en iyi bir şekilde Hz. Peygamber ve ashabında görüyoruz. Onlar, herhangi bir işte başarılı oldukları zaman ne zafer sarhoşluğu içinde şımarmışlar ne de bir başarısızlıkla karşılaştıkları zaman bezginliğe kapılıp Allah'ın rahmetinden ümitlerini. kesmişlerdir. Çünkü başa gelmesi mukadder olan bir şey mutlaka gelecektir. Ayrıca, başa gelen şey, biz onu kötü görürken, belki de onda bir takım hayırlar gizlidir

Bize iyi gibi gelen bir şey ise, aslında bizim için kötü de olabilir:

“Bazen hoşunuza gitmeyen bir şey, hakkınızda iyi olabilir, ve hoşunuza giden bir şey de hakkınızda kötü olabilir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.”(Bakara(2) 216)

Baz insanlar kaza ve kader inancının, insanı tembelliğe, atalete ve uyuşukluğa sevkettiğini ileri sürerler. Bu tamamen yanlıştır. Böyle bir şey olsa olsa ancak yanlış bir inançtan doğabilir
Doğru bir kaza ve kader inancı ise yukardan beri açıklamaya çalıştığımız gibi, insan için büyük bir güç kaynağı olur. Olacak olan zaten olur deyip, hiç çalışmadan her şeyi Allah'tan beklemek tamamen yanlış bir harekettir. Bu, tevekkülü yanlış anlamak demektir. Tevekkül kulun kendisine düşeni tam hakkiyle yerine getirdikten sonra takdiri Allah'a bırakmak demektir. Çalışmayı bırakıp Allah'a güvenmek demek değildir. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"Başarım ancak Allah(ın yardımı) iledir. Yalnız O’na dayandım ve yalnız O’na yönelirim.” (Hud(11) 88)

İMTİHAN VE TEVEKKÜL

Kadınlar ,oğullara ,kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe , salma güzel atlara , hayvanlara ve ekinler duyular tutkulu şehvet insanlara ‘ süslü ve çekici kılındı. Bunlar dünya hayatının metaıdır, Asıl varılacak güzel yer Allah katında olandır .
Deki: Size bundan daha hayırlısını bildireyim mi ? Korkup sakınanlar için temelli kalacakları , altında ırmaklar akan cennetler ,tertemiz eşler ve Allah’ın rızası vardır.Allah kulları hakkıyla görendir .’’
Al-i İmran süresi,14,15


DÜNYA İMTİHAN YERİDİR
İnsan, her canlı gibi Allah tarafından bir amaç üzere yaratılmıştır. İnsanın yaratılış amacını ve kısa süren dünya hayatı boyunca nasıl bir ömür geçirmesi gerektiğini öğrenebileceği kaynak, Allah'ın kullarına bir rehber olarak indirdiği Kuran'dır
Yalnızca Allah'a ibadet etmek için yaratılan insanın önünde ortalama altmış-yetmiş yıllık kısa bir ömür vardır. Ve bu ömür, tıpkı bir kum saatinde olduğu gibi hiç durmadan akmakta; insan, ahirete doğru sürekli bir geri sayım içinde yaşamaktadır.
Herkes kendisi için belirlenmiş bir süre kadar yeryüzünde kalacaktır ve bu vaktin bilgisi sadece Allah katında saklıdır. İnsanın hayatı kimsenin değiştirmeye güç yetiremeyeceği şekilde, Allah tarafından çizilmiş bir kader üzere işlemektedir.

Dünya üzerindeki herşey zamanı geldiğinde yok olacaktır. Apaçık olan gerçek ise "...

dünya hayatı, ahirette (ki sınırsız mutluluk yanında geçici) bir meta'dan başkası değildir." (Rad Suresi, 26) ayetinde de bildirildiği gibi,

sonsuz ahiret hayatının yanında dünya hayatının çok kısa olduğudur.
Çünkü dünya üzerinde herşey eskimeye, yaşlanmaya ve yok olmaya doğru çok büyük bir hızla ilerlemektedir.
Zaman herkesi ve herşeyi mutlaka tahribata uğratmakta ve bu geçici dünyaya bağlananlar çok büyük bir kayıp içine düşmektedirler.
Dünya bir misafirhanedir. İnsan onda az duracaktır ve vazifesi çok bir misafirdir ve kısa bir ömürde ebedi hayatına lazım olan levazımatı tedarik etmekle mükelleftir.
İnsan, dünyada karşılaştığı olaylar karşısında gösterdiği tavırlarla, sahip olduğu ahlakla ve içinde taşıdığı niyetiyle denenmektedir ve kişinin sadece "iman ettim" demesi kesinlikle yeterli değildir. İmanını tavırlarıyla da göstermelidir. Çünkü kıyamet gününde gizli ya da açık, hayatına dair herşey ortaya dökülecek, çok hassas bir hesap yapılacaktır. Bu hesapta "...

''hiç kimse kıl payı kadar haksızlık görmez. Nisa Suresi, 49)

İyilikten yana yaptıkları ağır basanlar sonsuz güzelliklerle bezenmiş cennet yurdunda ağırlanırken, kötülüğü ve zulmü kendilerine yol edinenler sonsuz cehennem azabıyla karşılık bulacaklardır. Zira Allah bu kısa hayatı insanları denemeden geçirerek iyi ve doğru olanları diğerlerinden ayırt etmek için yaratmıştır. Mülk Suresi'nde bu gerçek şöyle bildirilir:

O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı... (Mülk Suresi, 2)

DÜNYA HAYATININ GERÇEK ANLAMI:

Hiç şüphesiz Allah, müminlerden -karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır... Şu halde yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinip-müjdeleşiniz. İşte 'büyük kurtuluş ve mutluluk' budur. (Tevbe Suresi, 111)

Ahiretin unutulduğu toplumlarda insanlar, doğdukları andan itibaren kendilerine süslü görünen bu değerleri elde etme hırsına yönlendirilirler.
insanların büyük bir bölümü, bunların geçici olduğunun farkına varmaz; tam tersine bunlara dalıp oyalanırlar. Kimi sürekli daha çok mal toplamaya, kimi insanlar tarafından daha çok itibar görmeye, kimi daha güzel veya yakışıklı bir eş bulmaya, kimi de işyerinde en başarılı kişi olarak tanınmaya çalışıp çabalar. Tüm bunlara öyle büyük bir hırsla bağlanırlar ki, bu oyalanma onlara ölüm sonrasında karşılaşacakları sonsuz ahiret hayatını tamamen unutturur. Ölümü bir yokoluş olarak algılar ve ölümden sonrası için bir hazırlık yapmayı düşünmezler.
Müninler , ölümle birlikte dünyadan ayrılmayı, kuran ahlakından uzak insanlar gibi isyanla değil, şevk ve heyecanla karşılarlar. Dünyada yaptıkları güzelliklerin karşılığını Allah'tan sonsuz ahiret hayatlarında almayı umarlar.
Ahirette cennet gibi sonsuz güzellikler ve inceliklerle dolu bir mekana kavuşma umudunun şevki ve coşkusu içinde yaşarlar.
Dünyayı ebedi bir yaşam yeri zannederek hırsa kapılanların durumu bir ayette şöyle haber verilmiştir:

Onlar, hidayete karşılık sapıklığı, bağışlanmaya karşılık azabı satın almışlardır. Ateşe karşı ne kadar dayanıklıdırlar! (Bakara Suresi, 175)

Yalnızca dünya hayatına razı olmayan ve ahiret hayatının ebedi olduğunun bilincinde olan kişiler, bu hayatın yararlarının geçici olduğunu bildikleri için, sonsuz cennet güzelliklerini kazanmak için çalışırlar. İşte onlar yaptıkları bu ticaret nedeniyle çok büyük bir kazanç içindedirler.

ALLAH’A TEVEKKÜL ETMEK:

Senden önce hiçbir beşere ölümsüzlüğü vermedik; şimdi sen ölürsen onlar ölümsüz mü kalacaklar? Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz ve siz Bize döndürüleceksiniz. (Enbiya Suresi, 34-35)

İnsan imtihanın sırrı gereği her türlü olayla denenebilir.
İnsanın bolluk, zenginlik ve çok büyük nimetler içindeyken de Allah'ın razı olacağı güzel ahlakı göstermesi, her tavrında Allah'a yönelip dönmesi ve O'nun emir ve tavsiyelerine çok büyük bir titizlik göstermesi gerekir.
Çünkü bolluk dünyanın geçici süslerine dalan insan için bir fitne konusu, bir deneme, unutturup yanıltan bir etken olabilir.
Ama imanlı bir insan ne kadar büyük nimetler içinde olursa olsun asla Allah'a karşı nankörlük etmez.
İnsan bunun yanında hastalıkla, felaketlerle, inkarcılardan gelen türlü baskılarla, incitici söz, iftira, tuzak, alay zulmü gibi olaylarla da denenebilir. Fakat Müslüman bunların hepsinin imtihanın bir parçası olduğunu bilir ve bunlara sabır göstermenin güzelliklere açılan bir yol olduğunu unutmaz.
Bu insanlar daha önce de belirttiğimiz gibi dünyaya karşılık ahireti satın alarak kendileri için hayırlı bir ticaret yapmışlardır.

"Bilin ki, mallarınız ve çocuklarınız ancak bir fitnedir (imtihan konusudur). Allah yanında ise büyük bir mükafat vardır." (Enfal Suresi, 28)

ayeti gereği sahip oldukları herşeyle denendiklerinin bilincine varmışlardır.
Canlarının, mallarının ve sahip oldukları herşeyin Allah'a ait olduğunu bildikleri için, bunlarda meydana gelen bir eksilme veya artış onların ahlaklarını, düşünce yapılarını ve Allah'a olan sadakatlerini asla etkilemez.
insan dünya hayatındaki -ahireti için çok değerli olan- her gününü, her saatini, hatta her dakikasını ve saniyesini çok iyi değerlendirmelidir.
Yaptığı her işte, gösterdiği her tepkide "Allah'ı nasıl en fazla razı ederim?" sorusunun cevabını aramalıdır. Önemli olan kişinin dünyaya dalıp ahireti unutmaması ve geçici bir yarar uğruna ahiretini gözden çıkarmamasıdır. İnsanın Allah'a döndürüldüğü zaman sonsuz güzelliklere kavuşmasının yolu budur:
Her nefis ölümü tadıcıdır. Kıyamet günü elbette ecirleriniz eksiksizce ödenecektir. Kim ateşten uzaklaştırılır ve cennete sokulursa, artık o gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir. Andolsun, mallarınızla ve canlarınızla imtihan edileceksiniz ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve şirk koşmakta olanlardan elbette çok eziyet verici (sözler) işiteceksiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız (bu) emirlere olan azimdendir. (Al-i İmran Suresi, 185-186)



HİKMET GÖZÜYLE BAKMAK:

Deki: Allah’ın bizim için yazdıkları dışında , bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez .
O bizim Mevlamızdır.ve müminler yalnızca Allah’a tevekkül etmelidirler.’’
(Tevbe süresi ,51)

İnsanın iyi ya da kötü, olumlu ya da olumsuz gibi görünen tüm olayları her ne olursa olsun mutlaka hayra yorması, Allah'a olan samimi imandan kaynaklanan önemli bir ahlak özelliği ve yine imanın getirdiği bir yaşam şeklidir. Ve bu gerçeğin farkına varmak da insana dünyada ve ahirette tüm nimetlerin kapısını açan, kişinin hayatına huzur ve esenlik getiren önemli bir konudur.
Bir insanın nefsinin mutmain, dengeli hale gelmesi ise Allah'tan gelen hayır ve hikmetin kesintisiz devam ettiğini bilmesi ile olur. Bu hakikati kavramak dünyada mümin için büyük bir nimettir. Din ahlakından uzak, inkar içindeki insan kesintisiz azap içindedir; her olayı kendi aleyhinde yorumlar. Ve bundan dolayı da sürekli sıkıntı içindedir.

Mümin ise olayların hikmet ve hayır yönlerini görebilmenin sevincini yaşar.
İşte bu yüzden ortalı bir tavır içinde olmak, karşılaştığı olayları hem hayra hem şerre yorarak azap içinde kalmak iman eden bir insana ahirette büyük utanç verebilir. Bu kadar açık ve kolay olan bir gerçeği tembellik ve gafletle anlamazlıktan gelmek, vicdana ve akla tam kabul ettirmemek ahirette ve dünyada azap içinde yaşamaya sebep olabilir. Bilinmelidir ki, Allah'ın hazırladığı kader bütün olarak kusursuz yaratılmıştır. Milyonlarca olaydan oluşan bu bütünde, hayır gözüyle bakan insan için sadece güzellikler, hayırlar ve hikmetler vardır. İmanlı bir mümin irade ve akıl ile gün içinde hiçbir olayda şeytanın tuzağına düşmez. Olayın şekli, kişileri, günü, yeri ne olursa olsun hayır olduğunu asla unutmaz. Kendisi o an bu hayrı göremiyor olabilir, ama önemli olan herşeyin hayırla yaratıldığına kesin olarak inanmaktır

Ne var ki insan kimi zaman aceleci yapısı nedeniyle karşılaştığı olaydaki hayrı hemen görmek ister. Eğer bunu o an için göremezse, kendisinin zararına olacak şeylerde ısrarcı ve inatçı bir tavır sergileyebilir. Allah Kuran'da insanın bu aceleci yönünü şöyle bildirilmiştir:

"İnsan hayra dua ettiği gibi, şerre de dua etmektedir. İnsan pek acelecidir." (İsra Suresi, 11)

Oysa insanın kendince doğru ve iyi gördüğü şeylerde ısrar etmesi, bunlara ulaşmak için acele etmesi, hırsa kapılması değil, Allah'ın, karşısına çıkardığı olaylardaki hikmetleri ve hayırları görebilmek için çalışması gerekir. Örneğin, bir insan maddi imkanlarının genişlemesini çok istiyor ve bunun için çaba harcıyor olabilir. Ancak tüm çabasına rağmen bu isteği uzun bir süre gerçekleşmeyebilir. Bu durumu kendisinin aleyhine değerlendiren insan yanılır.
Ancak şunu da özellikle belirtmek gerekir ki "hayır gözüyle bakmak", olayları görmezlikten gelmek, umursamamak ya da aşırı iyimser davranmak demek değildir. Tam tersine, mümin karşılaştığı olaylarda elinden gelen tüm tedbirleri almakla, her yolu denemekle yükümlüdür.

ÖLÜM SAATİ HIZLA YAKLAŞIYOR:

Senden önce hiçbir beşere ölümsüzlüğü vermedik;
Şindi sen ölürsen onlar ölümsüzmü kalacaklar?
Her nefis ölümü tadıcıdır.
Biz size ,şerler de hayırlar da deneyerek imtihan ediyoruz ediyoruz.
Ve siz Bize döndürüleceksiniz
(Enbiya süresi ,34,35)
Şu an tüm insanlar, hızla ölüm anlarına doğru yaklaşıyorlar. Bugün en genç insan için de, en yaşlı insan için de ölüm aynı uzaklıkta. Çünkü kimin ne zaman ve nasıl öleceği belli değil. 68 yaşında yatağında ölümü bekleyen bir insan için ölüm ne kadar yakınsa, 18 yaşında yolda yürümekte olan bir genç için de aynı yakınlıkta. Belki de o genç birkaç dakika sonra karşıdan karşıya geçerken bir kaza geçirecek ve bu dünyada yaşadığı hayatı son bulacak. Belki de şu an onun son dakikaları...
İşte her insanın yaşamındaki en büyük gerçeklerden biri budur.
O halde her insan bir nevi yarış içindedir.
Dünyada kendisine verilen süre içinde ahirete yönelik en fazla kazancı sağlamakla yükümlüdür.
İşte burada sağduyu sahibi bir insana düşen vicdanının sesini dinleyip, Allah'ın kendisini bir denemeden geçirdiğini hiçbir şekilde unutmamaktır. Allah, bu zorlu gibi gözüken yolda insana rehber olarak Kuran'ı, örnek olarak da elçileri ve salih müminleri göndermiştir.
Samimi kalple Allah'a yönelen bir insan karşısına ne tür bir zorluk çıkarsa çıksın, mutlaka bir kolaylıkla karşılaşacak ve kurtuluşa erecektir. Yani bu imtihan dünyasının en büyük sırlarından biri, iman edenler için mutlak bir kazançla noktalanmasıdır.
Bundan sonra iman eden bir insanın yapması gereken tek şey, kaderinin izleyicisi olarak salih müminlerin ayetlerde bildirilen ahlakını kendine örnek almasıdır. Her ne olursa olsun Allah'a sadakat gösteren, sabır ve kararlılıkla ahirete yönelen kişilerin durumu Kuran'da şöyle haber verilmiştir:

Nice Peygamberle birlikte birçok Rabbani (bilgin)ler savaşa girdiler de, Allah yolunda kendilerine isabet eden (güçlük ve mihnet)den dolayı ne gevşeklik gösterdiler, ne boyun eğdiler. Allah, sabredenleri sever. Onların söyledikleri: "Rabbimiz, günahlarımızı ve işimizdeki aşırılıklarımızı bağışla, ayaklarımızı (bastıkları yerde) sağlamlaştır ve bize kafirler topluluğuna karşı yardım et" demelerinden başka bir şey değildi. Böylece Allah, dünya ve ahiret sevabının güzelliğini onlara verdi. Allah iyilikte bulunanları sever. (Al-i İmran Suresi, 146-148)

Kaynak:
Görsel Video
Azim Dağıtım

Blog Listem

Blogger Templates by OurBlogTemplates.com 2007